1
- mutlunecmettin
- 1 Ağu
- 56 dakikada okunur
Trump'tan Gazze açıklaması: İnsanlar çok aç, yaşananlar korkunç
ABD Başkanı Donald Trump, Gazze'de İsrail'in neden olduğu açlık felaketine ilişkin "soykırım" kelimesini kullanmaktan kaçınırken, "(Gazze'de) İnsanlar çok aç, yaşananlar korkunç" dedi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Başkan Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği imza töreninde Gazze'deki açlık felaketine ilişkin soruları yanıtladı.
Trump, Cumhuriyetçi Kongre üyesi Marjorie Taylor Greene'nin "Gazze soykırım var" açıklamasına katılıp katılmadığı yönündeki soruyu cevapladı.
ABD Başkanı, "soykırım" ifadesini kullanmaktan kaçınırken, "(Gazze'de) İnsanlar çok aç, yaşananlar korkunç. ABD olarak 60 milyon dolar verdik. Sadece insanların beslenmesini istedim ve bu durumda mali olarak yardım ediyoruz. Bu korkunç bir durum" ifadelerini kullandı.
Gazze'ye gönderdikleri finansal yardımların ve gıda yardımlarının İsrail tarafından denetlenmesini istediklerini vurgulayan Trump, bununla birlikte gönderdikleri yardımı sahada göremediklerini kaydetti.
Trump ayrıca, Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff'un İsrail ve Gazze'den sonra Moskova'ya da gideceğini söyledi.
Slovenya İsrail ile tüm silah ticaretini yasaklayan ilk AB ülkesi oldu
Slovenya, Gazze savaşı nedeniyle İsrail'e silah ithalatını ve ihracatını tamamen yasakladı. Bu kararla Avrupa Birliği’nde bir ilke imza atan ülke, ayrıca daha önce iki İsrailli bakana da ülkeye giriş yasağı getirmişti. Slovenya, Filistin’i tanıyan ilk AB ülkelerinden biri olma özelliğine sahip
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Slovenya, Gazze'deki savaş nedeniyle İsrail ile tüm silah ticaretini yasaklayacağını açıkladı. Hükümet, bu adımın AB ülkeleri arasında bir ilk olduğunu belirtti.
Slovenya hükümeti, çatışma boyunca İsrail'i sık sık eleştirmiş ve geçen yıl, Gazze'deki savaşı bir an önce sona erdirme çabalarının parçası olarak Filistin devletini tanıma yolunda adım atmıştı.
Perşembe gecesi yapılan hükümet açıklamasında “Slovenya, İsrail ile silahların ithalatını, ihracatını ve transit geçişini yasaklayan ilk Avrupa ülkesidir” ifadelerine yer verildi.
Açıklamada, Avrupa Birliği’nin somut önlemler alamaması karşısında Slovenya’nın “bağımsız olarak harekete geçtiği” belirtildi.
Ayrıca, hükümetin Ekim 2023’ten bu yana, çatışma nedeniyle İsrail’e askeri silah ve teçhizat ihracatı için hiçbir izin vermediği belirtildi.
Temmuz ayının başlarında Slovenya yine AB içinde bir ilk olarak İsrail’in iki aşırı sağcı bakanının ülkeye girişini yasakladı.
Bu iki İsrailli, “soykırımı teşvik eden açıklamaları” nedeniyle, “aşırı şiddeti kışkırtmak ve Filistinlilerin insan haklarının ciddi şekilde ihlali” suçlamalarıyla “istenmeyen kişi” ilan edildi.
Haziran 2024’te ise Slovenya parlamentosu, Filistin devletini tanıyan bir kararı onayladı. Bu adım, 7 Ekim 2023'teki Hamas saldırılarının ardından İsrail’in Gazze’yi bombalamasını kınayan İrlanda, Norveç ve İspanya'nın attığı benzer adımları takip etti.
ABD'de nükleer silah üretilen bölgede yüksek radyasyon içeren arı yuvası bulunduğu ortaya çıktı
ABD'nin California eyaletinde, Soğuk Savaş döneminde nükleer silah üretilen bir bölgede radyoaktif etkiye maruz kalmış bir yaban arısı yuvası bulunduğu ortaya çıktı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Enerji Bakanlığının raporuna göre, ABD'nin Soğuk Savaş döneminde nükleer silah ürettiği Güney Carolina ile Georgia eyaleti sınırına yakın bölgedeki Savannah Nehri sahasında, 3 Temmuz'da federal yönetmeliklerce izin verilen seviyenin 10 katı oranında radyasyon içeren yaban arısı yuvası bulundu.
Bakanlık yetkilileri, ilaçlanan yuvanın radyolojik atık olarak bir torbaya konulduğunu, toprakta ve çevresinde herhangi bir kirlilik tespit edilmediğini belirtti.
Yetkililer, yaban arısı yuvasındaki durumun, kirlilik kontrolüyle ilgili bir hatayla alakalı olmadığını vurguladı.
Savannah Nehri sahası, 1950'lerin başında kurulmuş ve Soğuk Savaş döneminde trityum ve plütonyum üretilerek ABD nükleer silah programında kritik rol oynamış bir bölge olarak biliniyor.
Enerji Bakanlığının gözetiminde Savannah River Nuclear Solutions adlı kuruluşun idaresine verilen sahadaki tesis artık silah malzemesi üretmese de nükleer atık yönetimi, çevre temizliği ve ulusal güvenlik alanlarında faaliyetlerini sürdürüyor.
Kaynak: AA
Trump'tan faizi sabit tutan Powell'a: Tam anlamıyla bir ezik ve bunun bedelini ülke ödüyor
ABD Başkanı Trump, faiz oranını sabit tutan Fed'in başkanı Powell'ı hedef aldı. Powell'ın Fed başkanı olmak için "çok geç kalan, çok sinirli, çok aptal ve çok siyasi" olduğunu savunan Trump, "Tam anlamıyla bir ezik ve bunun bedelini ülkemiz ödüyor" ifadesini kullandı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD Başkanı Donald Trump, ABD Merkez Bankasının (Fed) politika faizini sabit tutma kararının ardından, Fed Başkanı Jerome Powell'ın ülkeye trilyonlarca dolara mal olduğunu savundu. Trump, Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda, Fed Başkanı Powell'a yönelik eleştirilerini sürdürdü.
Powell'ın, Fed başkanı olmak için "çok geç kalan, çok sinirli, çok aptal ve çok siyasi" olduğunu belirten Trump, "Ülkemize trilyonlarca dolara mal oluyor, üstelik inşaat tarihinin en beceriksiz veya usulsüz bina renovasyonlarından birine imza atıyor. Başka bir deyişle, 'çok geç' tam anlamıyla bir ezik ve bunun bedelini ülkemiz ödüyor" ifadesini kullandı.
Fed, dün politika faizini beklentiler doğrultusunda yüzde 4,25-4,50 aralığında sabit tutmuş, enflasyonun bir miktar yüksek seyretmeye devam ettiğine dikkati çekmişti. Fed'den yapılan açıklamada, FOMC üyeleri Michelle Bowman ve Christopher Waller'ın faiz oranının sabit tutulması kararına karşı çıktığı ve politika faizinin 25 baz puan düşürülmesinden yana olduğu belirtilmişti. Fed Başkanı Jerome Powell da politika faizinin sabit tutulmasının ardından yaptığı açıklamada, eylül ayında faiz indirimi olup olmayacağını söylemek için erken olduğunu kaydetmişti.
İspanya'dan Gazze’ye 11 bin kişilik acil gıda yardımı
İspanya, Gazze’ye 11 bin kişiye yetecek miktarda acil gıda yardımı gönderiyor. Yardımın, "İsrail’in neden olduğu kıtlığı hafifletmeyi" amaçladığını belirten Dışişleri Bakanı Albares, "Gazze halkının maruz kaldığı bu insan kaynaklı kıtlık insanlık için bir utançtır" dedi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
İspanya, Gazze Şeridi'ndeki "İsrail kaynaklı kıtlığı" hafifletmek amacıyla acil gıda yardımının yola çıkacağını bildirdi. İspanya Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, İsrail’in saldırıları ve ambargoları nedeniyle açlık krizinin yaşandığı Gazze’ye gıda yardımı sağlanacağı belirtildi. Açıklamada, 12 tonluk insani yardımın İspanya Hava Kuvvetlerine ait A400 tipi askeri uçakla Zaragoza Hava Üssü’nden Ürdün’e sevk edileceği ve buradan Gazze’ye 24 paraşüt aracılığıyla ulaştırılacağı aktarıldı.
Yardımın yaklaşık 5 bin 500 gıda kumanyasından oluştuğu ve 11 bin kişiye yetecek miktarda olduğu belirtilen açıklamada, bunun Gazze sınırında bekleyen diğer İspanyol yardımlarına ek olarak gönderildiği kaydedildi. Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares ise açıklamasında, yardım sevkiyatının, "Gazze’de İsrail’in neden olduğu kıtlığı hafifletmeyi" amaçladığını söyledi.
Albares, "Gazze halkının maruz kaldığı bu insan kaynaklı kıtlık insanlık için bir utançtır. Açlıktan her gün ölümler yaşanıyor. 100 bin çocuk ve 40 bin bebek ölüm riskiyle karşı karşıya. İsrail, tüm insani yardımların kesintisiz ve serbest geçişine derhal izin vermelidir." ifadelerini kullandı.
Gazze'ye yardım ulaştırılabilmesi için ateşkes çağrısı da yapan Albares, yardımların insani ve tarafsızlık ilkelerine uygun şekilde dağıtılması gerektiğini belirtti.
Kaynak: AA
BM: İsrail'in yardım geçişi için 'güvenli' olarak gösterdiği yollar tehlikeli
BM Genel Sekreter Yardımcısı Farhan Haq, Gazze'de yardım sevkiyatı için İsrailli yetkililerin 'güvenli' olarak gösterdiği yollarda hem BM çalışanları hem de sivillerin tehlikelerle karşılaştığını açıkladı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Birleşmiş Milletler (BM), İsrail'in kısıtlı yardım geçişleri için 'güvenli' olarak gösterdiği yollarda hem siviller hem de insani yardım çalışanlarının tehlikelerle karşılaştığını bildirdi. BM Genel Sekreter Yardımcısı Farhan Haq, günlük basın toplantısında Gazze'deki gelişmelere ilişkin bilgi verdi. Gazze'de yaşam alanlarına yönelik çok sayıda hava saldırısının aileleri yok ettiğini bildiren Haq, aynı zamanda gıda ve temel ihtiyaçlara ulaşmaya çalışan siviller arasında çok sayıda ölü ve yaralı bulunduğunu ifade etti.
Haq, Gazze'de kıtlık derinleşirken BM ekiplerinin her fırsatı değerlendirmeye çalıştığını ve İsrail'in kontrol ettiği noktalardan yardım sevkiyatı yapmak için çaba sarf ettiğini bildirdi. BM'nin İsrailli yetkililerin 'güvenli' olarak gösterdiği yollardan yardım sevkiyatı yapmaya çalıştığını aktaran Haq, bu yollarda hem çalışanların hem de sivillerin tehlikelerle karşılaştığını kaydetti. Haq, İsrail'in insani yardım operasyonlarına yönelik kısıtlamalarının da sürdüğünü belirterek, geçen hafta BM'nin 92 yardım girişiminin sadece yüzde 47'sine izin verdiğini söyledi.
Kaynak: AA
Güney Kore vatandaşlarına Kuzey Korelilerle kısıtlamalar olmadan görüşme izni vermeye başladı
Güney Kore Birleşme Bakanı Chung Dong-young, ülke vatandaşlarının Kuzey Korelilerle kısıtlamalar olmadan görüşmelerine izin verilmeye başlandığını duyurdu
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Yonhap'ın haberine göre Chung, gazetecilere yaptığı açıklamada, vatandaşların Kuzey Korelilerle temas taleplerinin reddedilmesine yönelik bakanlık yönergelerinin kaldırılmasına onay verdiğini belirtti.
Chung, görüşmeye ilişkin önceden bilgi verildiği sürece Güney Kore vatandaşlarının Kuzey Korelilerle kısıtlamalar olmadan temas kurmasına izin vereceklerini bildirdi.
Bu adım sayesinde iki ülke vatandaşları arasında serbest temas kurulabileceğini belirten Chung, "Halklar arasındaki serbest temaslar karşılıklı anlayışı mümkün kılıyor" ifadesini kullandı.
Güney Kore'nin bu yıl göreve gelen Devlet Başkanı Lee Jae-myung, Kuzey Kore ile ilişkileri normalleştirmeye yönelik mesajlar veriyor.
Lee, "Güvenliğin en sağlam yolu, savaşmak zorunda kalınmayacak bir devlet kurmak, yani barışı inşa etmektir" ifadeleriyle diplomatik çözüm arzusunu vurguluyor.
Kaynak: AA
ABD'den Filistin Ulusal Yönetimi'ne yaptırım kararı: Barışı baltalıyor
ABD Dışişleri Bakanlığı, Kongre’ye sunduğu raporda Filistin Ulusal Yönetimi ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ve Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) başvurarak İsrail ile olan çatışmayı “uluslararasılaştırmaya” çalıştığını vurguladı.
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Filistin Ulusal Yönetimi ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) üyelerine yönelik yaptırımlar açıkladı. ABD yönetimi, bu iki örgütü "terörü desteklemekle" ve "barış çabalarını baltalamaya çalışmakla" suçladı.
Al Jazeera'da yer alan habere göre, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, her iki örgütün de üyelerine Amerika Birleşik Devletleri’ne giriş vizesi verilmeyecek. Açıklamada “Filistin Ulusal Yönetimi ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nü yükümlülüklerini yerine getirmemeleri ve barış ihtimalini zayıflatmaları nedeniyle sorumlu tutmak ve sonuçlarla karşı karşıya bırakmak, ulusal güvenlik çıkarlarımızın gereğidir" ifadeleri kullanıldı.
ABD Dışişleri Bakanlığı, Kongre’ye sunduğu raporda bu grupların 2002 Orta Doğu Barış Taahhütleri Yasası da dahil olmak üzere daha önceki uluslararası anlaşmaları ihlal ettiğini öne sürdü. Bakanlık, özellikle Filistin Ulusal Yönetimi ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ve Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) başvurarak İsrail ile olan çatışmayı “uluslararasılaştırmaya” çalıştığını vurguladı.
Ayrıca Filistin Ulusal Yönetimi ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün “şiddeti teşvik ve yüceltme dahil olmak üzere terörü desteklemeye devam ettiğini” ve “Filistinli teröristler ile ailelerine terörizmi destekleyici ödemeler ve yardımlar sağladığını” ileri sürdü. Dışişleri Bakanlığı, örnek olarak ise bu grupların söz konusu desteği ders kitapları aracılığıyla verdiğini öne sürdü. Batı Şeria ile Doğu Kudüs'ü yöneten Filistin Yönetimi'nin başında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas bulunuyor.
İsrail, Gazze'ye yönelik Birleşmiş Milletler'in soykırım olarak tanımladığı saldırılarını sürdürüyor. İsrail’in askeri harekâtında 60 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti; abluka nedeniyle çok daha fazlası açlıktan ölme riskiyle karşı karşıya.
Bu arada, 7 Ekim 2023’te savaşın başlamasından bu yana işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail yerleşimleri artarken, Filistinlilere yönelik şiddet de tırmandı. Batı Şeria’da yaklaşık 1.000 Filistinli, bir kısmı yerleşimciler, bir kısmı ise İsrail silahlı kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen saldırılarda öldürüldü.
ABD, Gazze’deki savaş boyunca İsrail’in en sadık müttefiki olmaya devam etti ve Netanyahu hükümetine milyarlarca dolarlık askeri yardım sağladı. Ayrıca, İsrail’in insan hakları ihlalleri nedeniyle uluslararası mahkemelerde hesap vermesine yönelik girişimlere açıkça karşı çıkarak hem ABD’nin hem de İsrail’in bu mahkemelerin yargı yetkisine tabi olmadığını savundu.
Portekiz'den 'Filistin'i tanıma' sinyali
Portekiz hükümeti, Eylül ayında gerçekleştirilecek BM Genel Kurulu'nda Filistin'i resmen tanımayı değerlendiriyor
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Portekiz'de hükümet Eylül ayında BM’de Filistin Devleti’nin tanınması konusunu Cumhurbaşkanı ve parlamentoyla istişare edecek.
Portekiz Başbakanı Luis Montenegro’nun ofisinden yapılan açıklamada, “Portekiz, Eylül ayında New York’ta düzenlenecek 80. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun üst düzey haftası sırasında sonuçlandırılabilecek bir prosedürün parçası olarak Filistin devletini tanımayı değerlendiriyor” ifadelerine yer verildi.
Filistin'in devlet olarak tanınmasına yönelik uluslararası destek artıyor. Fransa’nın ardından Birleşik Krallık ve Malta, Eylül ayında yapılacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Filistin’i tanımaya hazırlanıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron geçtiğimiz hafta ülkesinin Eylül ayında Filistin'i tanıyan ilk G7 ülkesi ve BM Güvenlik Konseyi'nin ilk daimi üyesi olma kararını teyit etmişti. Birleşmiş Milletler'e üye 147 ülke ve Avrupa Birliği'ne üye 10 ülke halihazırda Filistin devletini tanıyor. Tanıma eylemi, 1967 Arap-İsrail savaşı öncesi sınırları dahilinde Filistin'in egemenliğinin ve bağımsızlığının kabul edilmesini içeriyor. Bu sınırlar Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs'ü kapsıyor.
Pakistan'da ölen Alman dağcının naaşı düştüğü yerde bırakılacak
Arazi koşulları, kaya düşme tehlikesi ve yüksek risk nedeniyle Dahlmeier'in bedenine ulaşılamamış ve Çarşamba akşamı Dahlmeier'in ölümü duyurularak arama-kurtarma çalışmalarına son verildiği bildirilmişti
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Zirve tırmanışı için gittiği Pakistan'da kaya düşmesi sonucu hayatını kaybeden biatlon sporcusu ve dağcı Laura Dahlmeier'in naaşının kaza yerinde bırakılmasına karar verildi.
DW Türkçe'de yer alan habere göre, biatlon dalında iki Olimpiyat şampiyonluğu bulunan 31 yaşındaki Dahlmeier, Pazartesi günü 6 bin 69 metre yüksekliğe sahip Karakurum sıradağlarındaki Laila Zirvesi'ne tırmandığı sırada bir kayanın düşmesi sonucu sürüklenerek kaybolmuştu.
Hava ve karadan yapılan aramalarda Dahlmeier'in bedeni uzaktan görülmüş ve hayat belirtisi bulunmadığı anlaşılmıştı. Arazi koşulları, kaya düşme tehlikesi ve yüksek risk nedeniyle Dahlmeier'in bedenine ulaşılamamış ve Çarşamba akşamı Dahlmeier'in ölümü duyurularak arama-kurtarma çalışmalarına son verildiği bildirilmişti.
"Son arzusu hayatların tehlikeye atılmamasıydı"
Dahlmeier'i arama çalışmalarına katılan dağcı arkadaşı Thomas Huber, Alman haber ajansı dpa'ya yaptığı açıklamada "Laura'nın bedenini gördüğümüzde bizden ayrılıp gittiği belliydi. Deneyimli dağcılar olarak oraya gidip bedenini almamaya karar verdik" dedi.
Dahlmeier'in bedeninin çok zor bir arazide olduğunu ve kurtarma operasyonunun ekip açısından büyük bir risk oluşturacağını belirten Huber, "Laura'nın son arzusuna saygı duyarak bu doğrultuda karar verdik. Bedenini almak için hiç kimsenin hayatını tehlikeye atmasını istemiyordu" diye konuştu.
Diğer yandan Pakistan makamları dün yaptığı açıklamada uluslararası dağcılar ve yerel zirve kılavuzları öncülüğünde bir arama ekibinin Dahlmeier'in bedenine ulaşmak için bir deneme daha gerçekleştireceğini duyurdu.
Pakistan'ın kuzeyinde yer alan dağlık bölgeler, aralarında Avrupalıların da bulunduğu yüzlerce dağcıyı her yıl kendine çekiyor.
Renault'nun yeni CEO'su belli oldu
Renault Group, Renault SA Üst Yöneticisi (CEO) ve Renault s.a.s Başkanı olarak François Provost'un dört yıllık süreyle atandığını duyurdu.
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Şirketten yapılan açıklamaya göre, atama, Yönetim Kurulu Başkanı Jean-Dominique Senard'ın başkanlığında toplanan Renault Group Yönetim Kurulu tarafından, Kurumsal Yönetim Komitesi tavsiyesiyle gerçekleştirildi.
Daha önce Satın Alma, Ortaklıklar ve Kamu İlişkilerinden Sorumlu Başkan olarak görev yapan François Provost, Group bünyesinde 23 yıllık deneyimiyle tecrübeli bir yönetici olarak öne çıkıyor.
Provost'un operasyonel ve stratejik görevlerde edindiği uluslararası deneyim, sektörün karşı karşıya olduğu zorluklara dair bilgi birikimi ve stratejik vizyonu, Renault Group'un gelişimini hızlandırabilecek nitelikler arasında gösteriliyor.
Gelecek dönemde Provost, Renault Group'un uluslararası alandaki büyümesini ve stratejik iş ortaklıklarının sürekliliğini destekleyerek, Group'un çevik yapısını daha da pekiştirecek adımlar atacak ve bunu Renault Group'un temel değerleriyle tam uyum içinde hayata geçirecek.
Açıklamada görüşlerine yer verilen Yönetim Kurulu Başkanı Jean-Dominique Senard, Provost'un hem uygulama disiplini hem de stratejik vizyonu ve yenilikçilik yetkinliğini gerektiren bu ortamda Renault Group'u sağduyu ve kararlılıkla yöneteceğine inancının tam olduğunu belirtti.
Hızla değişen sektörde, onun kararlılığının ve sorumluluk duygusunun, ekipleri yönlendirmede ve ilerlemelerini sürdürmede önemli bir avantaj sağlayacağını vurgulayan Senard, şöyle devam etti:
"Renault Group'ta duraklamaya yer yok. Provost'un uzmanlığı ve şirket bilgisi sayesinde, mevcut stratejik planımızı tamamlayacak, bir sonraki planın koşullarını netleştirecek ve başarıyla hayata geçireceğiz. Kendisiyle çalışmayı dört gözle bekliyorum. Ayrıca geçici CEO olarak görev yapan Duncan Minto'ya da içten teşekkürlerimi sunuyorum."
François Provost da bu görevi üstlenmekten büyük bir gurur duyduğunu aktardı.
Başkanları Jean-Dominique Senard'a ve Yönetim Kuruluna kendisine duydukları güvenden ötürü teşekkür ettiğini kaydeden Provost, "Bu 23 yıl boyunca bana destek olan tüm ekip arkadaşlarıma da özel bir teşekkürüm var. Tüm enerjimi ve tutkumu, 100 bin çalışanımız, bayi ağımız, tedarikçilerimiz ve iş ortaklarımızla birlikte Group'umuzun gelişimine adamaya kararlıyım." değerlendirmesinde bulundu.
Provost, Renault Group'un, Fransa sanayisinin 127 yıllık amiral gemilerinden biri olarak güçlü temellere sahip olduğunu hatırlatarak, şunları kaydetti:
"Kendini adamış ekipler, olağanüstü bir ürün yelpazesi, güçlü markalar ve yenilikçi bir organizasyon modeli. Sektörümüz için giderek daha fazla talepkar hale gelen bu ortamda dönüşümümüzü hızlandırırken tüm bu unsurlar en önemli güvencelerimiz olacak. Bu yolculukta bağlılığım ve kararlılığımla grubumuzun geleceğini birlikte yazacağımıza emin olabilirsiniz."
Fransa’nın tatil beldesinde üstü çıplak gezenlere 150 euro ceza
Fransa’nın Atlantik kıyısındaki tatil beldelerinden Les Sables-d’Olonne’da, şehrin sokaklarında üstü çıplak veya bikiniyle dolaşan turistlere 150 euro ceza verileceği açıklandı. Fransa'nın 20'den fazla sahil kentinde benzer cezalandırmalar mevcut
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Fransa’nın Pays de la Loire bölgesindeki bir tatil beldesi olan Les Sables-d’Olonne’da şehir sokaklarında üstü çıplak veya bikiniyle gezen turistlere 150 euro ceza verilecek.
Belediye Başkanı Yannick Moreau, şehirde turistlerin üstü çıplak gezmesinin “her yaz daha da artan bir davranış olduğunu” söyleyerek kararın özellikle “kendi evlerinde yarı çıplak gezilmesini istemeyen yerli halka” saygı duymakla ilgili olduğunu söyledi.
Moreau, “göğsünü sergilemek isteyenlerin” Les Sables-d’Olonne’un 11 kilometrelik plajlarını kullanabileceğini söyleyerek, yerel polisi bu yönetmeliği sıkıca uygulatmak adına göreve çağırdı.
Yeni karardan turistleri haberdar etmek adına sosyal medyadan duyuru yapılmasının yanı sıra, şehrin sokaklarına afişler asılması istendi.
Karar, “200 yıllık Les Sables-d’Olonne zarafeti, sokaklarda slip mayoyla dolaşmak adına değil” ve “Les Sables-d’Olonne’da saygı tatile çıkmaz” sloganlarıyla yayınlandı.
Turistler arasında tartışma yaratan karar şehirdeki mağaza sahiplerince desteklendi.
Fransız haber kanalı BFMTV’ye konuşan turistler, “Plajdan çıkıyoruz, bir krep almak için bir daha üzerimizi giyinmeyeceğiz. Çıplak değiliz sonuçta, gereksiz bir şey” derken, bir mağaza çalışanı “Biz bir mayo butiğiyiz, ama içeri plaj mayosuyla girebileceğini sananlar var. Fakat her yerin gezmek için uygun ayrı bir kıyafeti var” ifadelerini kullandı.
Fransa’da 20’den fazla sahil kentinde üstü çıplak dolaşmak 150 euroya kadar çıkan cezalara neden olabiliyor.
Plajlar dışında üstsüz veya bikiniyle gezmenin para cezasına çarptırılabildiği bazı ünlü tatil beldeleri şu şekilde: Nice, Cannes, Saint-Tropez, Saint-Raphael, Arcachon (Bordeaux), Toulouse, Biarritz ve Menton
Kaynak: Gazete Oksijen
Yeni Şam yönetiminin dışişleri bakanı ilk kez Moskova'da
Suriye'deki geçici yönetimin dışişleri bakanı Esad Hasan Şeyban, Moskova'da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'la bir araya geldi. İkili Suriye'deki mevcut durumu ele aldı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeyban, Suriye'deki mevcut durumu ele aldı.
Suriye'de geçen yıl Beşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Rusya'ya ilk kez ziyaret gerçekleştiren yeni yönetiminin Bakanı Şeyban, başkent Moskova'da Lavrov ile bir araya geldi.
İki bakan, görüşmelerinin ardından basın toplantısı düzenledi.
Toplantıda konuşan Lavrov, Suriye'nin Rusya için Arap dünyasında ve uluslararası arenada "dost" ülke olduğunu belirterek "Halklarımız arasındaki bağları karşılıklı çıkar çerçevesinde güçlendirilmesinden yanayız. Bu pozisyonumuz siyasi duruma ve yönetim değişikliğine bağlı değil." değerlendirmesinde bulundu.
Lavrov, Şeyban ile iki ülkenin büyükelçiliklerinin faaliyetlerini ele aldıklarını kaydederek "Suriye'deki mevcut durumda, Suriyeli meslektaşlarımıza ülkedeki Rus vatandaşları ve Rus tesislerinin güvenliğinin sağlanması yönünde attıkları adımlardan dolayı minnettarız." dedi.
Rusya ve Suriye arasında sağlanan anlaşmaların gözden geçirileceğinin altını çizen Lavrov, Suriye yönetiminin, Rusya ve Suriye Hükümetlerarası Ticaret ve Ekonomi Komisyonu eş başkanının atanması sürecini hızlandıracağını söyledi.
Batılı ülkelerin Suriye'ye yönelik yaptırım uyguladığına dikkati çeken Lavrov, bunların Suriye halkına zarar verdiğini ve kaldırılması gerektiğini vurguladı.
Sergey Lavrov, Suriye'de eylülde parlamento seçimlerinin düzenleneceğini dile getirerek "Bu seçimlerin kapsamlı olmasından, tüm dini etnik grupların yeni yasama organlarının oluşturulması sürecinde yer almasından yanayız." ifadesini kullandı.
"Suriye topraklarının jeopolitik rekabet alanı olarak kullanılmasına karşıyız"
Suriye'deki duruma değinen Lavrov, şöyle konuştu:
"Geçiş döneminde ortaya çıkan sorunların üstesinden gelineceğini umuyoruz. Süveyda ilinde gerginliğin artması, Suriye yönetimi ve toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunların olduğunu gösterdi. Suriye'deki durumun uzun vadede iyileşmesinin, kapsamlı diyalog, ulusal uzlaşının güçlendirilmesi, tüm din temsilcilerinin haklarının korunması yoluyla sağlanabileceğinden eminiz. Suriye yönetiminin bu konuda duyurduğu önlemlerin, sorunları çözeceğini umuyoruz."
Bakan Lavrov, Suriye'nin birliği, egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığının korunmasından yana olduklarını dile getirerek "Suriye halkına çatışmalar sonrası ülkenin yeniden inşa edilmesi konusunda destek sağlamaya hazırız. Diğer yandan, Suriye topraklarının jeopolitik rekabet alanı olarak kullanılmasına karşıyız. Bu nedenle Suriye'deki durumun iyileştirilmesi amacıyla uluslararası toplumu girişimleri pekiştirmeye çağırıyoruz. Uluslararası toplumun, gerginliğin tırmanmasına yol açabilecek adımlardan kaçınması önemli." ifadelerini kullandı.
"Suriye yönetimi, tüm Suriye halkından sorumlu"
Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani de Süveyda ilindeki duruma değinerek İsrail'in, Suriye'nin iç işlerine müdahalesini haklı çıkarmak için "azınlık kartını" istismar ettiğini, Dürzi toplumunun, Suriye halkını parçalamak için manipüle edildiğini söyledi.
Şeybani, "İsrail, Süveyda'da potansiyel olarak iç savaşı dahi yeniden alevlendirecek iç kargaşayı körüklemek için yerleşim birimlerini sistematik olarak hedef alıyor. Hiçbir tarafın, özellikle İsrail'in, Suriye'nin iç işlerine müdahaleyi haklı göstermek için 'azınlıklar kartını' istismar etmemesi önemli." dedi.
İsrail'in Suriye'ye yönelik düzenlediği saldırıları eleştirerek şunları kaydetti:
"İsrail, siviller arasında gerginliğin ve iç savaşın kışkırtılması amacıyla Süveyda ilindeki yerleşim yerlerine planlı saldırılar düzenliyor. İsrail dahil hiçbir ülkenin, Suriye'nin iç işlerine müdahale etme amacıyla azınlıkları kullanmaması gerekiyor. Suriye yönetimi, sadece azınlıklardan değil, tüm Suriye halkından sorumlu. Suriye'deki durumun iyileştirilmesi, İsrail'in saldırıları durdurulmadan mümkün değil. Bu saldırılar, uluslararası hukuku ihlal ediyor, Suriye'deki durumun yeniden inşa edilmesi sürecini ve durumun istikrara kavuşturulmasını engelliyor. Rusya, kesinlikle bu saldırıların karşı."
Şam yönetiminin, Süveyda'da ihlallerde bulunanların hesap vermesini ve tüm azınlıkların korunmasını taahhüt ettiğini vurgulayarak "Devletin denetimi dışındaki her türlü silahlanma, Süveyda'da son dönemde yaşandığı gibi istikrarı bozacak olaylara yol açar; çözüm, devletin rolünü yeniden üstlenmesindedir. Devlet, sivillerin korunmasındaki tek garantördür." ifadelerini kullandı.
İsrail'e karşı saldırganlık eylemlerinde bulunma niyetinde olmadıklarını belirten Şeybani, Suriye'nin yeniden inşa edilmesi ve istikrarın sağlanmasından yana olduklarını dile getirdi.
Şeybani, Rusya'daki toplantı ile "Rusya-Suriye ilişkilerinde yeni bir sayfa" açıldığını vurgulayarak "Ülkemiz, Rusya ile derinleştirilmiş işbirliği istiyor." dedi.
Lavrov ile görüşmelerinde Moskova yönetiminin, "Suriye Arap Cumhuriyeti'nin mutlak egemenliğini tartışmasız biçimde teyit ettiğini" söyleyen Şeybani, Rusya'nın İsrail saldırılarını kesin bir dille reddetmesini memnuniyetle karşıladığını kaydetti.
Şeybani, Moskova'daki görüşmeleri sırasında Suriye'nin ekonomik kalkınmasında Rusya'nın rolünün de ele alındığını belirterek "Ortaklığımız geçmişe takılıp kalmayacak, ortak sorumluluk ve karşılıklı saygı ile ilerleyecek." diye konuştu.
Kaynak: AA
AB ülkelerine giriş çıkışlarda yeni sistem geliyor
Yeni sistem giriş çıkışları dijital olarak kayıt altına alacak ve Schengen Bölgesi'nde izin verilen 90 günlük sürenin aşımını tespit etmek için kullanılacak
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Avrupa Birliği’nin uzun süredir ertelenen giriş/çıkış sistemi (Entry/Exit System – EES) için nihayet bir başlangıç tarihi açıklandı. AB Komisyonu’ndan yapılan açıklamaya göre, yeni dijital sınır kontrol sistemi 12 Ekim 2025’te devreye girecek.
Euronews'te yer alan habere göre bu sistem, AB üyesi olmayan ülke vatandaşlarının giriş-çıkışlarını dijital olarak kaydedecek ve Schengen Bölgesi’nde izin verilen 90 günlük sürenin aşımını tespit etmek için kullanılacak.
AB’nin Teknolojik Egemenlik, Güvenlik ve Demokrasi’den Sorumlu Başkan Yardımcısı Henna Virkkunen, “Bu adım, AB’yi dünyanın en gelişmiş seyahat destinasyonu yapma hedefimize bir adım daha yaklaştırıyor,” dedi.
“Üye ülkeler ve ulaşım sektörüyle birlikte çalışarak hem güvenli hem verimli hem de yolcu dostu bir sistem oluşturuyoruz.”
EES ne zaman tamamen uygulanacak?
EES, 12 Ekim itibarıyla kademeli olarak devreye alınacak ve bu süreç altı ay sürecek. Üye ülkeler, sınır kapılarına sistem için gerekli altyapıyı kurarak üçüncü ülke vatandaşlarının biyometrik ve seyahat verilerini toplamaya başlayacak.
Sistem tam olarak devreye girdikten sonra, AB dışından gelen yolcular, her geçişlerinde pasaportlarını ya da seyahat belgelerini self-servis kiosklar aracılığıyla taratmak zorunda olacaklar. AB vatandaşları, yasal ikamet sahipleri ve uzun süreli vizesi olanlar bu sistemin dışında kalacak.
İlk kayıt sırasında yolcunun yüz taraması, parmak izi, giriş-çıkış tarih ve yer bilgileri alınacak. Bu veriler üç yıl boyunca sistemde tutulacak. Bu süre zarfında tekrar giriş-çıkış yapıldığında sistem, önceki biyometrik verilerle eşleştirme yapacak.
Sınır kapılarında yoğunluk olur mu?
Yolcuların en çok merak ettiği konulardan biri, yeni sistemin sınır kapılarında uzun kuyruklara ve gecikmelere neden olup olmayacağı. Özellikle havaalanları, limanlar ve kara sınırlarında kurulacak yeni tarama teknolojileri ilk etapta alışma süreci gerektirebilir.
AB Komisyonu, sistemin “sorunsuz ve etkili” biçimde uygulanması için üye ülkelerle yakın çalışmaya devam edileceğini belirtiyor. Yolculara yönelik bilgilendirme kampanyaları ve farkındalık çalışmaları da sınır geçiş noktalarında yapılacak.
EES’in ardından ETIAS geliyor
EES’in ardından 2026 sonlarında, Avrupa Seyahat Bilgi ve Yetkilendirme Sistemi (ETIAS) devreye alınacak. Ancak sistemin zorunlu hale gelmesi 2027’yi bulacak.
ETIAS, vizeye tabi olmayan AB dışı ülkelerden gelen yolcuların Schengen Bölgesi’ne giriş yapmadan önce çevrimiçi bir form doldurarak izin almasını zorunlu kılacak. Yolculardan kişisel bilgileri, güvenlik sorularını doldurmaları ve 20 euro ücret ödemeleri istenecek. Alınan izin, pasaporta dijital olarak bağlanacak ve 3 yıl ya da pasaportun süresi dolana kadar geçerli olacak.
18 yaş altı ve 70 yaş üstü yolculardan ücret alınmayacak ama yine de başvuru yapmaları gerekecek.
Eurostar sınır gecikmelerine karşı önlem alıyor
Manş Tüneli üzerinden Fransa-İngiltere arasında tren seferleri yapan Eurostar, EES sistemi nedeniyle yaşanabilecek gecikmelere karşı şimdiden önlemler alıyor.
Özellikle Londra St Pancras istasyonunun sınırlı kapasitesi nedeniyle yolcuların trenlere yarım saat erken binmelerine izin verilecek. Bu uygulamanın, güvenlik ve pasaport kontrollerini hızlandırması bekleniyor.
Eurostar, sınır kontrolünde çalışan personel sayısını da iki katına çıkarıyor. Mevcut 24 kiosk yerine 49 yeni kiosk kurulacak ancak bunların hepsi mevcut alana sığmadığı için, istasyonun farklı bölümlerine yerleştirilecek.
Şirket, yeni kioskların başında her zaman özel eğitimli personel bulunacağını da duyurdu.
Reuters Trump'ın 'tuhaf' şirketini inceledi: İşte 499 dolara sunulan hizmetlerin tamamı
Trump ailesinin yeni girişimi Trump Mobile, lansman gününde müşteri hizmetleri yerine bir oto garanti şirketine yönlendirme yaparak dikkat çekti. Hizmet, ABD’de üretildiği iddia edilen akıllı telefonla birlikte sağlık, yol yardımı ve cihaz sigortası gibi Trump markalı paketlerle sunuluyor
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Haziran ayında Donald Trump markasıyla duyurulan Trump Mobile’ın yüksek profilli lansmanının hemen ardından, müşteri hizmetlerini arayan kullanıcılar beklenmedik bir yanıtla karşılaştı: "Omega Auto Care, size nasıl yardımcı olabilirim?"
Reuters’ın aynı gün yaptığı iki ayrı arama, Trump Mobile’ın yardım hattının Missouri merkezli bir araç garanti şirketine yönlendirildiğini ortaya koydu. Bu şirket, St. Louis merkezli Ensurety Ventures’a ait ve girişimci Pat O’Brien tarafından yönetiliyor. O’Brien, 16 Haziran’daki tanıtımda Eric Trump ve Donald Trump Jr. tarafından “müşteri hizmetleri ve cihaz koruma” sağlamak üzere lansman ekibinde tanıtılmıştı.
İkinci dönemde yeni projeler
Bugün ise çağrılar Trump Mobile adına yanıtlanıyor. Ancak lansman günündeki bu karışıklık, Trump ailesinin yeni iş girişimlerini ne denli hızlı ve bazen dağınık şekilde hayata geçirdiğini gözler önüne seriyor.
Kasım ayında Donald Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesinin ardından aile, Trump Mobile dışında birçok yeni projeye imza attı. Bunlar arasında 12 yeni uluslararası gayrimenkul anlaşması, Trump markalı bir İncil, kripto işlem platformu World Liberty Financial (aileye 500 milyon dolar kazandırdığı belirtiliyor), $TRUMP adlı bir meme coin ve USD1 adında bir stablecoin yer alıyor.
Trump Mobile, son yıllarda popülaritesi artan "mobil sanal ağ operatörü" (MVNO) modeliyle çalışıyor. Bu modelde firmalar kendi altyapılarını kurmak yerine büyük operatörlerden (AT&T, Verizon, T-Mobile gibi) kapasite kiralayarak kendi markalarıyla hizmet sunuyor.
Örneğin, T-Mobile, Ryan Reynolds destekli Mint Mobile’ı Mayıs ayında 1,35 milyar dolara satın almıştı. Haziran’da ise ünlü “SmartLess” podcast’inin oyuncuları kendi mobil markalarını duyurmuştu.
Trump Mobile’ın tanıtımında Eric ve Donald Trump Jr., Pat O'Brien, telekom yöneticisi Don Hendrickson (mobil operasyonlar başkanı) ve “cihaz operasyonlarından” sorumlu girişimci Eric Thomas’ı tanıttı. Üçlüye göre ekip “yüzlerce yıllık” telekom tecrübesine sahip.
Şirketin amacı ne?
Trump Mobile, “çalışkan Amerikalılar” için sağlık hizmetleri, yol yardımı ve “ABD'de tasarlanıp üretildiği” öne sürülen, altın rengi, 499 dolarlık T1 adlı akıllı telefonla birlikte sunulacak. Şirket, bu telefonu satın almak için 100 dolarlık “sıraya giriş” ücreti alıyor. Cihazın Alabama, Kaliforniya ve Florida’daki tesislerde üretileceği belirtiliyor.
Reuters’ın incelediği verilere göre Trump Mobile’ın arkasındaki ekip, sunduğu hizmetlerin çoğunu kendi kurdukları şirketler aracılığıyla sağlayacak. Bu şirketler arasında O’Brien’ın Ensurety Ventures’ı, Hendrickson’ın ve Thomas’ın ortak olduğu şirketler yer alıyor.
T1 cihazıyla birlikte, yol yardımı, cihaz sigortası ve uzaktan sağlık hizmetleri gibi birçok ek servis sunulacak. Bu servisler de O’Brien’a bağlı Ensurety Ventures ve ortak şirketleri tarafından sağlanacak.
Örneğin, tele-sağlık hizmetleri Doctegrity adlı Texas merkezli bir platformdan gelecek. Cihaz sigortaları Omega Mobile Care aracılığıyla sağlanacak; ekran kırıkları için 100-300 dolar arasında üç farklı koruma paketi sunuluyor. Araba yardımı ise Drive America tarafından üstlenilecek.
'Sayı veremem'
Ancak telefona dair bazı detaylar hala belirsiz. Reuters’ın sorularını yanıtlayan O'Brien, telefonun Android işletim sistemini kullanacağını doğruladı fakat cihazın teknik özelliklerini açıklamadı. “Telefonun Eylül ayında hazır olup siparişlerin Ekim başında teslim edilmesini planlıyoruz,” dedi. “Ciddi sayıda ön sipariş aldık, ancak sayı veremem.”
Telekom uzmanları, bu tür bir cihazın ABD’de üretilmesinin maliyetleri ciddi şekilde artıracağını belirtiyor. TechInsights analiz direktörü Ken Hyers, “Akıllı telefonun ABD’de üretilmesi, Asya’daki muadillerine göre maliyeti iki katına çıkarabilir,” dedi.
Bu eleştirilerden kısa bir süre sonra, Trump Mobile web sitesinden “ABD’de üretildi” ifadesini kaldırdı. Şirket şimdi telefonu, tedarik zinciri izin verdiği sürece “en fazla yerli parça” ile üretmeye çalıştıklarını söylüyor.
Sanal Operatör ve tuhaflıklar
Trump Mobile’ın servisi, O’Brien, Thomas ve Hendrickson’ın ortak sahip olduğu Liberty Mobile adlı sanal bir ağ üzerinden sağlanacak. 2018 yılında kurulan Liberty, Trump Tower Miami’de kayıtlı. Web sitesinde halen “lorem ipsum” gibi tamamlanmamış taslak metinler yer alıyor. Şirketin LinkedIn sayfasına göre 50’den az çalışanı var ve telefon olarak eski modeller (örneğin iPhone 11) sunuluyor.
Liberty’nin resmi kayıtlarına göre şirketin CEO’su Matthew Lopatin adlı bir girişimci. Ancak Lopatin ve Liberty, Reuters’ın yorum taleplerine yanıt vermedi.
Trump Mobile ile birlikte sunulan VMed Mobile adlı sağlık takip hizmeti şirketi de aynı ekip tarafından yönetiliyor. Bu şirketin ürünleri, Çin’in Shenzhen kentindeki bir yan kuruluş aracılığıyla sertifikalandırılıyor.Pat O’Brien, Liberty Mobile’a üç yıldır “kişisel olarak dahil olduğunu” ve ilk etapta sağlık hizmetleri sağlamak için temasa geçildiğini belirtti. Trump Mobile’ın sağlık hizmeti tedarikçisi olarak listelenen Doctegrity ise yorum taleplerine yanıt vermedi.
Araç yardım hizmeti sağlayan Drive America ve cihaz sigorta şirketi Omega Auto Care de O’Brien’ın şirketlerine ait. Omega Auto Care, lansman gününde Trump Mobile yardım hattına cevap veren şirketti.O’Brien, “Trump Mobile üzerinden sunduğumuz bazı hizmetler normalde aylık 30 dolar ve üzeri bir maliyete sahip. Biz bu hizmetleri çok daha uygun şekilde sunmayı hedefliyoruz,” dedi.
Trump ailesi henüz kaç müşteriye ulaşıldığına dair bir bilgi paylaşmadı. Girişimin nasıl şekilleneceği ise önümüzdeki aylarda netlik kazanacak.
Trump'ın tarifelerine rağmen Apple uçuşa geçti: Hisseler ve toplam karda sürpriz yükseliş
ABD'nin tarifeleri Apple’a milyarlarca dolara mal oluyor ama şirket yine de beklentileri aşan sonuçlar açıkladı. iPhone satışları pandemiden bu yana en hızlı artışı gösterdi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD’nin uyguladığı milyar dolarlık tarifelere rağmen Apple, mali üçüncü çeyrekte hem gelir hem karda beklentilerin üzerine çıkarak yatırımcılarını memnun etti. iPhone satışları pandemiden bu yana en hızlı büyümeyi gösterdi.
Apple, Eylül ayında sona erecek mevcut çeyrek için Wall Street beklentilerinin üzerinde gelir tahmininde bulunarak, CEO Tim Cook’un ABD tarifelerinin şirkete 1,1 milyar dolara mal olacağı yönündeki uyarısına rağmen hisselerinin yükselmesini sağladı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının merkezinde yer alan bu tarifeler, Apple’a haziran çeyreğinde 800 milyon dolara mal oldu. Ancak bu durum bazı müşterileri iPhone satın almak için erkene çekerek Apple’ın mali üçüncü çeyrek satışlarının beklentileri son dört yılın en büyük oranıyla aşmasına yardımcı oldu.
Gelir tahmini beklentileri aştı
Apple’ın Mali İşler Direktörü Kevan Parekh, şirketin bu çeyrek için “orta ila yüksek tek haneli” oranlarda gelir artışı beklediğini açıkladı. Bu oran, LSEG verilerine göre analistlerin yüzde 3,27’lik büyüme ve 98,04 milyar dolarlık gelir tahminini aşacak.
Şirket, 28 Haziran’da sona eren mali üçüncü çeyrekte gelirini yıllık bazda yüzde 10 artırarak 94,04 milyar dolara ulaştırdı. Bu rakam, analist beklentisi olan 89,54 milyar doların üzerinde. Hisse başına kâr da 1,57 dolar ile 1,43 dolarlık beklentiyi geride bıraktı.
Haberin ardından Apple hisseleri mesai sonrası işlemlerde yüzde 3 artış gösterdi.
Iphone satışlarında sert yükseliş
Apple’ın amiral gemisi ürünü iPhone’un satışları yüzde 13,5 artışla 44,58 milyar dolara yükseldi. Bu rakam, analistlerin 40,22 milyar dolarlık beklentisini geride bıraktı.
Şirket, ABD’ye yönelik ürünlerin üretimini Hindistan’a kaydırırken, Mac ve Apple Watch gibi ürünlerin üretimini de Vietnam’a taşımış durumda. Apple ürünlerinin karşılaşabileceği nihai tarife oranları hala belirsizliğini korurken, birçok ürün hâlihazırda muaf tutuluyor.
Çin pazarında toparlanma sinyali
Apple’ın yapay zeka özelliklerini cihazlarına entegre etmekte zorluk yaşadığı Çin’de satışlar bir yıl öncesine göre artarak 15,37 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, Visible Alpha’nın yaptığı analist anketinde çıkan 15,12 milyar dolarlık beklentiyi de aştı.
Bu artış, önceki çeyrekte görülen yıllık bazdaki satış düşüşünün ardından geldi. CEO Cook, bu yükselişte Çin’deki sübvansiyon programlarının etkili olduğunu vurguladı: “Bu, söz konusu sübvansiyonun tam anlamıyla etkili olduğu ilk çeyrekti.”
Erken alımlar dikkat çekti
Reuters’a konuşan Tim Cook, iPhone, Mac ve Apple Watch’larda sezonluk bazda rekor seviyede yükseltme yaşandığını belirtti. Şirket, satışlardaki yüzde 9,6’lık artışın yaklaşık 1 puanının, müşterilerin tarife korkusuyla yaptığı erken alımlardan kaynaklandığını kaydetti.
“Çeyreğin özellikle başında, tarife açıklamalarına bağlı olarak bazı öne çekilmiş alımların etkisini gördük,” diyen Cook, aktif iPhone kullanıcı tabanının tüm bölgelerde rekor kırdığını da ekledi.
Trump’ın Hindistan’a da yakın zamanda yüzde 25 oranında tarife uygulayabileceğini söylemesine rağmen, analistler Hindistan’ın Apple için uzun vadede maliyet avantajını koruyabileceğini düşünüyor.
Yapay zeka konusu ne durumda?
Apple’ın karşılaştığı zorluklar yalnızca tarifelerle sınırlı değil. Şirket, Samsung gibi rakiplerle üst segment akıllı telefon pazarında mücadele ederken, Alphabet’in Android işletim sistemine hızla entegre ettiği yapay zeka özellikleriyle de rekabet ediyor.
Microsoft ve Nvidia gibi yapay zeka öncüsü firmaların hisseleri rekor seviyelere ulaşırken, Apple’ın hisseleri 2025 yılı boyunca yüzde 17 düşüş gösterdi. Yatırımcılar, Apple’ın yapay zeka entegrasyonunda rakiplerine kıyasla geride kaldığını düşünüyor.
Yeni yapay zeka destekli Siri sürümünün ertelendiğini kabul eden Tim Cook, “kişiselleştirilmiş Siri” için iyi ilerleme kaydettiklerini ve yapay zeka yatırımlarının “önemli ölçüde” arttığını söyledi.
Hizmet gelirlerindeki peformans
Apple, Avrupa’da App Store’un kârlılığını tehdit eden düzenlemelere rağmen hizmet gelirlerini 27,42 milyar dolara yükseltti. Bu rakam, 26,8 milyar dolarlık analist beklentisini aştı.
Giyilebilir teknolojiler
AirPods ve Apple Watch gibi giyilebilir ürünlerden elde edilen 7,4 milyar dolarlık gelir, 7,82 milyar dolarlık beklentinin altında kaldı. Öte yandan Mac satışları 8,05 milyar dolar ile 7,26 milyar dolarlık tahmini aşarken, iPad satışları 6,58 milyar dolarda kalarak 7,24 milyar dolarlık tahminin gerisinde kaldı.
Apple’ın brüt kar marjı yüzde 46,5 ile analist beklentisi olan yüzde 45,9’un üzerinde gerçekleşti. Şirket, bu çeyrek için de brüt marjını yüzde 46 ila 47 arasında öngörüyor. Bu tahmin aralığı, mevcut beklentilerin tamamının üzerinde yer alıyor.
Kaynak: Gazete Oksijen
ABD Dışişleri Bakanı: İsrail razı olana kadar bir Filistin devleti olamaz
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Batılı devletlerin Filistin'i tanıma kararını "alakasız" olarak nitelendirdi ve İsrail razı olmadıkça bir Filistin devletinin kurulamayacağını iddia etti
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Batılı devletlerin Filistin'i tanıma kararını "alakasız" olarak nitelendirerek "İsrail razı olana kadar bir Filistin devleti olamaz" iddiasında bulundu.
Rubio, 31 Temmuz'da Fox Radio'ya verdiği röportajda, dış politikaya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Batılı ülkelerin Filistin'i tanıma kararının hatırlatılarak "ABD bu adımı nasıl görüyor?" sorusu üzerine Rubio, "Bu, alakasız bir adım. Bazıları için sinir bozucu ama alakasız. Bir anlamı yok." yanıtını verdi.
ABD'nin İsrail'e olan desteğini vurgulayan Rubio, "(Filistin'i tanıma kararı alan) Bu ülkelerin hiçbirinin bir Filistin devleti yaratma kabiliyeti yok. İsrail razı olana kadar bir Filistin devleti olamaz." diye konuştu.
Rubio, Filistin'i tanıma kararı alan ülkelerin Filistin devletinin nerede olacağı ve burayı kimin yöneteceğini bilmediklerini iddia ederek "Bu karar ters teper." dedi.
Ayrıca Filistin'i tanıma kararı alan ülkeleri "Hamas'la birlikte hareket etmekle" itham eden Rubio, "Günün sonunda Hamas'ın tarafı Filistin devletinin tarafı yani onlara bir ödül oluşturuyorsunuz." ifadelerini kullandı.
İngiltere'nin eylüle kadar ateşkes olmaması durumunda Filistin devletini tanıyacaklarına yönelik açıklamasının da ateşkes müzakerelerine zarar vereceğini öne süren Rubio, bu kararı "beceriksizce" olarak nitelendirdi.
Rubio, söz konusu ülkelerin iç siyasetindeki baskılar nedeniyle bu adımları attığını ve bunun sahadaki gerçeklikle uyuşmadığını da ileri sürdü.
Batılı ülkelerin Filistin'i tanıma adımları
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 24 Haziran'da yaptığı açıklamada, Filistin devletini tanıma kararı aldığını ve eylül ayında düzenlenecek Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunda bu konuda resmi açıklama yapacağını söylemişti.
Kanada Başbakanı Mark Carney, Malta Dışişleri Bakanlığı Daimi Sekreteri Christopher Cutajar da Filistin'i tanıma kararı aldıklarını belirtirken İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İsrail'in belirli koşulları yerine getirmemesi halinde ülkesinin eylülde yapılacak BM Genel Kurulunda Filistin devletini tanıyacağını duyurmuştu.
Devletlerin bu kararlarını eylüldeki BM Genel Kurul toplantılarında resmileştirmesi bekleniyor.
Kaynak: AA
ABD Başkanı Trump, karşılıklı tarife oranlarında değişikliğe gitti: Türkiye'nin oranı %15'e çıkarıldı
ABD Başkanı Trump, karşılıklılık esasına dayanan gümrük tarifelerini değiştiren kararnameyi imzaladı. Türkiye için oran %10'dan %15'e çıkarıldı 10 ülke için daha yeniden belirlenen oranlar 7 gün içinde, Kanada’ya yönelik artış ise 1 Ağustos’ta yani bugün yürürlüğe girecek
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD Başkanı Donald Trump, karşılıklılık esasına dayanan tarife oranlarında değişikliğe gidilmesini öngören kararnameye imza attı. Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada, Trump tarafından imzalanan kararnameyle ABD'nin artan yıllık mal ticareti açıklarını daha da azaltmak amacıyla bazı ülkelere yönelik karşılıklılık esasına dayanan gümrük vergisi oranlarında değişikliğe gidildiği belirtildi.
Trump'ın karşılıklılık esasına dayanan tarifelere ilişkin 2 Nisan'da yaptığı açıklamadan bu yana bazı ülkelerin ABD ile anlamlı ticaret ve güvenlik anlaşmaları yapmayı kabul ettiği ya da kabul etmenin eşiğinde olduğu vurgulanan açıklamada, bazı ülkelerin müzakereler yoluyla ABD'ye bazı teklifler sunduğu, bazı ülkelerin ise ABD ile hiç müzakereye girmediği aktarıldı.
Açıklamada, Trump'ın bazı ülkeler için karşılıklılık esasına dayalı tarife oranlarının değiştirilmesinin gerekli ve uygun olduğuna karar verdiği kaydedildi.
Beyaz Saray, Başkan Donald Trump’ın tarihi gümrük vergisi politikasına sınırlama getiren bir karar alarak, ABD’ye gelen mallar için “evrensel” gümrük vergisinin 2 Nisan’da uygulanan seviye olan %10’da kalacağını açıkladı.
Taban %15'e çekildi
Ancak bu %10’luk oran yalnızca ABD’ye ihracatı ithalatından fazla olan ülkeler için geçerli olacak. Üst düzey bir yönetim yetkilisi, bunun çoğu ülke için geçerli olduğunu belirtti.
ABD’nin dış ticaret açığı verdiği ülkeler için ise yeni gümrük vergisi tabanı %15 olacak. Yaklaşık 40 ülkenin malları bu yeni %15’lik gümrük vergisine tabi tutulacak. Bu oran, söz konusu ülkelerin çoğu için 2 Nisan’daki “karşılıklılık esasına dayalı” gümrük vergilerinden daha düşük olsa da bazı ülkeler için daha yüksek olacak.
Tarife oranları yüzde 10 ila yüzde 41 arasında değişiyor
Trump tarafından imzalanan kararnameye göre, ülkelere yüzde 10 ila yüzde 41 arasında değişen oranlarda gümrük vergisi uygulanması öngörülüyor.
Bu kapsamda, Hindistan'a yüzde 25, Endonezya'ya yüzde 19, Irak'a yüzde 35, İsrail'e yüzde 15, Malezya'ya yüzde 19, Norveç'e yüzde 15, İsviçre'ye yüzde 39, Suriye'ye yüzde 41, Tayvan'a yüzde 20 ve Vietnam'a yüzde 20 tarife getirilmesi planlanıyor.
Türkiye'de de oran yükseltildi
Türkiye'ye ise yüzde 15 oranında gümrük vergisi uygulanması öngörülüyor. Yayımlanan kararnamenin 7 gün sonra yürürlüğe gireceği belirtilirken, Türkiye'den ABD'ye giden bütün ürünlere uygulanacağı öğrenildi.
Kanada'ya yönelik tarife oranı yüzde 35'e çıkarıldı
Öte yandan Trump, Kanada'ya uygulanan gümrük vergisi oranının yüzde 25'ten yüzde 35'e çıkarılmasını öngören bir kararnameyi de imzaladı.
Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada, Kanada'ya yönelik yeni tarife oranının 1 Ağustos'ta yürürlüğe gireceği bildirildi.
Açıklamada, Kanada'nın fentanil ve diğer yasa dışı uyuşturucuların devam eden akışını durdurmak konusunda işbirliği yapmada başarısız olduğu ve ABD'nin attığı adımlara misillemede bulunduğu belirtildi.
Düşük tarifeli ülkeler üzerinden ticarete de ceza uygulanacak
Trump yönetiminin yayımladığı bilgi notunda, yüksek gümrük vergilerinden kaçınmak için başka bir ülke üzerinden taşınan mallara %40 oranında ceza uygulanacağı belirtildi.
Tarife uygulanan ülkelere yönelik revizenin ardından güncel oranlar ise şöyle:
Bugün açlıkla savaşımın 89’uncu günü…
Gazze’de yaşayan 21 yaşındaki Sara Awad, The Intercept sitesine her gün gıdaya ulaşabilmek için verdikleri mücadeleyi yazdı: Bu, karnınız düşüncelerinizden daha yüksek sesle guruldadığında hissettiğiniz duyguyu belgeleme girişimimdir
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Burada, Gazze’de, İsrail hükümeti tarafından Gazze halkını aç bırakmak amacıyla uygulanan boğucu abluka altında yaşıyoruz. Bugün açlık savaşının 89’uncu günü. Dün sabahtan beri hiçbir şey yemediğim için başım dönerek uyandım. Midem normal hissetmeye ihtiyaç duyuyor. Ailem ve ben, günün tek öğününü sağlamak için tüm enerjimizi harcıyoruz. Genellikle günün yaklaşık yarısını sadece ne yiyeceğimizi düşünerek geçiriyoruz. Ailem aç karnımızı doyurmak için elinden gelen her şeyi yapıyor, ama yüzlerinde çaresizliklerini görebiliyorum. Aklım hemen 10 yaşındaki kardeşim Ahmed ve 4 yaşındaki en küçük kardeşim Yame’ye gidiyor. Yemek yok, bunu anlayamıyorlar ve onlara sunacak hiçbir şeyim olmadığında kendimi çaresiz hissediyorum. Neden çocuklar acı çekmek zorunda! Bu muameleyi hak edecek ne yaptılar?Annem, her bir aile üyesine birer tane olmak üzere sekiz adet ekmek (pide) pişirdi ve her birimiz onu nasıl yiyeceğimizi seçtik. Ben, ekmeği ikiye bölmeyi seçtim; diğer yarısı akşam yemeği. Aylarca yeterince yemek yiyemeyen bir kişi için çok küçük porsiyonlar. Ve bir sonraki ekmeğin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Saatlerce düşüncelere dalıp ne yiyeceğimizi planladıktan sonra, ailem imkansız fiyatları ödemeye razı oldu. Şanslıysak bulabildiğimiz bir kilo un, eskiden sadece 3 şekel (1 dolar) iken, şimdi neredeyse 90 şekele (25 dolar) mal oluyor. Bu fiyat sabit değil; bazı günler kilo fiyatı 40 dolara bile çıkıyor. Yıkılmış ekonomi nedeniyle aylardır geçim kaynaklarından mahrum kalan Gazze’deki çoğu aile için bu fiyatlar hayal bile edilemez.
Et, süt, meyve yemek hayal oldu
Günün tek öğününü garantilemek için, temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için giderek daha fazla fedakarlık yapmak zorundayız. Karnımızı doyurmak için o bir kilo unu bulabilsek bile, nakit paraya ulaşmak imkansız bir görev. ATM makineleri ve banka şubeleri İsrail bombalarıyla büyük ölçüde tahrip edildi ve mobil ödemeler neredeyse hiç kullanılmıyor.
Acaba ekmekle acı çekmemiz sona erecek mi? Ama artık ekmek bile yetmiyor. Vücudumuzun daha fazlasına ihtiyacı var. Gazze pazarlarında bulunan en lüks gıdalar birkaç çeşitten ibaret. Patlıcan, pirinç, olgunlaşmamış domates ve başka pek bir şey yok. Bahsettiğim tüm ürünler çok pahalı ve masaya yemek koyma lüksüne sahip aileler çok nadir ve şanslı. Yiyecekler artık “lüks” hale geldi ve çoğu Gazze’de yok oldu: Süt, et, sebze, meyve artık günlük bir hayal, günlük bir gerçeklik değil. Gazze sokaklarında sadece biraz fasulye ve mercimek kaldı. Diğer her şey gibi, bunlar da her an bitebilir.
Konuşmaya halim yok
Hepimiz dengesiziz, başımız dönüyor ve gözlerimiz bulanık. Bu hastalıktan değil, açlıktan kaynaklanıyor. Şu anda üniversite eğitimimin yanı sıra serbest yazar olarak çalışıyorum, ancak görevlerimi yerine getirmek için enerji harcayamıyorum. Beynim hatırladığımdan daha fazlasını unutuyor; vücudum, bu devam eden açlık nedeniyle kaybettiğim temel besin ve vitaminlerin eksikliğinden dolayı sürekli zayıf durumda. Çalışmak ve yazmak bana çok enerji harcatıyor ve enerjimi çalışmak ve yazmak için saklamaya çalışıyorum, ancak tüm çabalarım açlık yüzünden boşa çıkıyor. Konuşmak, şu anda sahip olmadığım bir güç gerektirdiği için konuşmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyorum.
Ve bu benim vücudumla ilgili - sadece 21 yaşındayım - ama ya yaşlılar, hastanelerde yatan yaralılar ve bu açlıktan ölen engelliler? Onların vücutlarına ne oluyor? Aklım, her saat açlık çeken insanlarda. Annem yaralılardan biri. Şubat ayında omurilik ameliyatı geçirdi ve fizik tedavi görüyor, bu yüzden sağlıklı beslenmeye en çok ihtiyaç duyan durumda. Ona yemek bile verememek, onu her gördüğümde beni öldürüyor. Bir de babam var. Tansiyonu yüksek ve beslenmesine dikkat etmesi gerekiyor, ama ekmeğinin hepsini yemiyor, anneme veriyor. Savaşta bile sevgi, acıdan daha güçlüdür.
Yemek resimlerine bakıyorum
Yemek artık bir anı oldu. Büyük bir aile yemeği, et ve tavukla dolu birçok öğün hayal ediyorum ve en sevdiğim yemeği tekrar pişirmeyi hayal ediyorum. Boş tabaklardan bıktım. Yorgunum, fotoğraf albümlerimdeki eski yemeklere bakmaktan yoruldum. Yemeklerin rutin olduğu, hayatta kalmak için gerekli bir şey olmadığı eski günlerimi özlüyorum.
Hayali Filistin elçisi olabilmek
Sara Awad, Gazze’de yaşayan serbest yazar ve İngiliz edebiyatı öğrencisi. Yerel hayır kurumlarında gönüllü olarak çalışıyor. Yurtdışında birçok farklı ülkede Filistin büyükelçisi olmayı hayal ediyor. Ayrıca Filistin davasının gerçeklerini anlatabilmek için İngilizce gazetecilik yapmak istiyor.
Gazze’deki açlığı inkar, Holokost’u inkar kadar iğrenç
İsrail’in muhalif Haaretz gazetesinin kıdemli yazarlarından Gideon Levy, “İsrail’in inkârının 50 tonu var ve hepsi de aynı derecede aşağılık. Kendini bu kadar inkar eden bir toplum yoktur” diye yazdı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Yahudi Holokost’unu inkar etmekten daha kötü bir şey yoktur. İnkarcılar, Holokost’un hiç gerçekleşmediğini, gerçekleştiyse de kurban sayısının az olduğunu veya gaz odalarının hiç olmadığını iddia ettiler. Onlara göre Holokost, tazminat koparmak için tasarlanmış bir komploydu. Holokost’u inkar etmek birçok ülkede suç sayıldı ve inkarcılar antisemit olarak kabul edildi. İngiliz tarihçi David Irving Avusturya’da hapse atıldı ve toplumdan dışlandı.
7 Ekim’e şüpheyle yaklaşmak İsrail’de kınandı ve bunu yapmaya cesaret eden herkes antisemit olarak yaftalandı. Tecavüzün kanıtı olmadığını ve bebeklerin fırınlarda yakıldığı hikayesinin İsrail’in yalanı olduğunu iddia ettiğinde Roger Waters da İsrail’in anlatımındaki abartılara dikkat çeken birçok kişi gibi saldırıya uğradı.
Son haftalarda, tüm İsrail’i kapsayan iğrenç bir inkâr dalgası yayıldı. Bu dalga, halkın geniş kesimlerinde yaygın ve neredeyse tüm medya kuruluşları tarafından paylaşılıyor. İsrail’in Gazze’de işlediği suçların tamamı ortaya çıkana kadar, görmezden gelmeye, gizlemeye, bakmamaya, Hamas’ı suçlamaya, savaşta işlerin böyle olduğunu söylemeye, Gazze’de masum insan olmadığını iddia etmeye çalıştık.
İnkar ana akım görüş oldu
Kasıtlı ölümcül açlık baş gösterince, Holokost’u inkar etmekten daha iğrenç olmayan inkârcı tavra başvurmaktan başka çare kalmadı. Mevcut inkâr, soykırım niyetini ve Gazze halkını başka yerlere sürmek gibi apaçık hedefi de içeriyor. İsrail’de bu tür inkâr meşru, yerel siyasi doğruculukla uyumlu – açlık yok! Kimse açlığa neden olduğu için kınanmayacak veya cezalandırılmayacak. Bu tutum ana akım söylemin bir parçası haline geldi. Gazze’deki kasıtlı açlık, antisemitik bir komplo olarak tanımlanıyor: Açlık varsa, Hamas’la konuşun!
Mazeretler, uydurmalar ve propaganda tükendiğinde durum budur. Ahlakınız o kadar bozulduğunda, manzara gözünüzün önünde olsa bile açlık olmadığını söylersiniz. İnsanların bunu söylemeye ne hakkı var? İsrail’in inkârının 50 tonu var ve hepsi de aynı derecede aşağılık. Hepsinin amacı aynı: Suçu üstlenmemek, kendimize övgüler yağdırırken kurban rolünü oynamaya devam etmek. İnkârcılar her kesimden geliyor.
Alçaklık rekoru kırdık
Dünyada bu kadar kendini inkar eden bir toplum yoktur ve bunun büyük kısmı özgür basının suçu. Ancak son haftalarda yaşananlar, alçaklığın tüm rekorlarını kırıyor. Gazze’de açlık yok diyorlar. Sınırda bekleyen kamyonlar varmış, açlıktan ölen çocukların ebeveynleri obezmiş, Hamas teröristlerinin tünellerinde muz yedikleri bir video varmış (altı ay önce çekilmiş bir fotoğraf, şimdi bu ülkedeki propaganda yalanlarının baş yayıcısı olan ordu sözcüsü tarafından yayılıyor).
Bunda suçtan kaçınmaktan daha aşağılık bir şey var: Kurbanlara ve annesinin kollarında ağlayarak ölen çocuğa duyulan nefret. Kasıtlı olarak açlık olmadığını söylemek, onun acısıyla alay etmekle eşdeğerdir. Yıllarca, İsraillilere tüm korkunç kanıtları sunsak bile, bunları reddedeceklerine inandım. Kanıt şimdi burada. Açlık fotoğrafları dünya çapında televizyon ekranlarını ve gazeteleri dolduruyor, ama İsrailliler bunu inkar ediyor. Bu fotoğrafların sahte olduğunu, açlık çeken insan olmadığını, muz olduğunu, Gazze’ye günde 80 kamyon geldiğini ne kadar da kendinden emin bir şekilde iddia ediyorlar. Fransız akademisyen Profesör Robert Faurisson da tam olarak bunu yapmıştı: Gaz odalarının hacmine bakarak Holokost’un asla gerçekleşmediğini iddia etmişti.
Yangınla mücadelede Fransa örneği
Türkiye’de yangınla mücadele sistemi tartışılırken, Fransa’nın stratejisini Sivil Güvenlik ve Kriz Yönetimi Genel Müdürlüğü Sözcüsü Binbaşı Adrien Ponin-Sinapayen Oksijen’e anlattı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Orman yangınlarından sadece Türkiye değil onlarca ülke muzdarip. O ülkelerden biri de Fransa ve günlerdir alevlerle mücadele ediyorlar. Uçakların art arda denizden su alarak tekrar yangın bölgesine dönüşünü gösteren videolar ise ‘başarılı müdahaleye’ örnek olarak gösteriliyor. Biz de Fransa’da orman yangınlarına müdahaleden sorumlu Sivil Güvenlik ve Kriz Yönetimi Genel Müdürlüğü Sözcüsü Binbaşı Adrien Ponin-Sinapayen’e stratejilerini sorduk.
Eğitimli 250 bin itfaiyeci
“Fransa’da yaklaşık 250 bin itfaiyeci görev yapıyor, bunların yüzde 80’i gönüllülerden oluşuyor. Temiz sicil ve sağlık raporuyla başvuran gönüllüler, profesyonellerle aynı eğitimi alıyor; alınan eğitim arttıkça sorumluluk da artıyor. Yangın sezonunda yaklaşık 40 bin kişi doğrudan müdahale görevine yönlendirilirken, Fransız Orman İdaresi’nden ve askeri birliklerden yaklaşık 2 bin kişilik bir destek geliyor.”
Havada 40 uçak
“Sabit 23 hava aracına sahibiz, yaz aylarında yapılan kiralamalar ve AB desteğiyle bu sayı 40’a çıkabiliyor. Filo; 12 Canadair (10 bin litre kapasiteli), 8 Dash (6 bin litre) ve 3 Beechcraft’tan oluşuyor. Canadair’ler doğal su kaynaklarından su çekerek hızlı müdahalede etkili. Dash’ler yangın geciktirici kimyasallarla bariyer hatları oluşturabiliyor. Beechcraft’lar ise keşif ve havadan koordinasyon için kullanılıyor. Helikopterler ise hem su bırakma hem de yaralı tahliyesi için görev yapıyor. Pilotların eğitimi yıl boyu devam ediyor.”
Yüzde 85’i karadan
“Uçaklar çok önemli ama Fransa’da yangınların yüzde 85’i hava müdahalesine gerek kalmadan kara ekipleri tarafından kontrol altına alınıyor ve bunlar bir hektardan küçük alanlarda durduruluyor.”
Ekiplerin güvenliği
“Ekiplerin sağlığı ve güvenliği birinci öncelik. En kritik donanım unsurlarından biri olan maskeler, alevlerin içinde altı dakikaya kadar hayatta kalma süresi sağlayarak kriz anında öncelikli hedef olan araca ulaşmayı mümkün kılıyor. Araçlarda ise 20 dakika boyunca oksijen sağlayan hava balonları bulunuyor. Yardım sinyali verildiği anda ise aracın konumu otomatik olarak tespit ediliyor.”
Erken uyarı sistemi
“Riskli günlerde ekipler önceden konumlandırılıyor, yangın anında bölge sakinlerinin telefonlarına FR-Alert sistemiyle uyarı gönderiliyor. Herkes evinin etrafındaki çalı ve otları temizlemekle yükümlü; yapmayanlara ceza kesiliyor. Yüzlerce kamera ile yangınlar erken fark ediliyor, müdahalede ortalama 10 dakika kazandırıyor.”
Sıcak, çok sıcak, daha da sıcak olacak!
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Bu yüzyılın ilk çeyreğindeki sıcaklık artışları Orta Çağ Yüksek Sıcaklık Dönemi’ndeki en yüksek sıcaklık değerlerinden fazla. Bunu unutmamak gerekiyor ki insan kaynaklı bu krize karşı önlem geliştirebilelim. Ama böyle bir şey olmayacak tabii. Dünya devletleri ortak bir sorumluluk duygusu içinde hareket edemeyecekler, bunu biliyoruz…
Oturup elbette saymadım ama şu son bir aydır en çok duyduğum söz “çok sıcak” oldu.
Havanın sıcak olmasından ya da soğuk olmasından, ne bileyim yağmurun çok yağmasından filan söz etmek aslına bakarsanız kelime israfıdır.
Bu cümle bir bilgi aktarmıyor, bir haber vermiyor. Onun için israf edilmiş bir ses bu.
Birisi bana “çok sıcak” dediğinde içimden şöyle demek geliyor: Evet bunu en az senin kadar biliyorum, çünkü ben de o havanın içinde yaşıyorum!
Gerçi son bir haftada yükselen nem oranını dikkate alarak “o havanın içinde yüzüyorum” da diyebilirim.
Bu yazı küresel ısınmanın bugün geldiği boyutu ve dünyamızı nasıl bir felaketin beklediğini anlatmayı hedeflemiyor, endişe etmeyin.
O kadar uzun yaşamayacağız
Zaten endişe etseniz de size bir şey olmaz çünkü her yıl artan ve geri dönülemez noktaya yaklaşan atmosfer sıcaklığının yaratacağı sonuçları görecek kadar uzun yaşamayacağız.
Uzun yaşamak için elbette elinizden geleni esirgemeyin, spor yapın, ilaç endüstrisinin her yıl moda ettiği yeni takviyelere bütçenizin bir bölümünü harcayın, bunlara itirazım yok.
Ama unutmayın ki içinde bulunduğumuz yüzyılın bitmesine 75 sene kaldı ve ortalama ömür beklentisini dikkate alırsak bugün bu satırları okuyanların çok azı 22. yüzyıla adım atılacak yılbaşını görebilecek. Ben de dahil!
“Ama çocuklarımız” diye aklınızdan geçirdiğinizin de farkındayım, ben de zaten onları düşünüyorum. Tıpkı anne babalarımızın bizi düşündüğü gibi!
“22. yüzyıla geçiş yılbaşını göremeyecek olmana üzülüyor musun?” diye soracak olursanız üzülmüyorum ama merak ettiğim bir şey var: Acaba o gün geldiğinde bu cennet vatanımızdaki insanların bir bölümü, diğer bir bölümüne yılbaşını kutladıkları için kızmaya devam ediyor olacaklar mı?
Biliyorsunuz boş tartışmalarla vakit harcamak bu topraklara özgü bir tutum; taa Roma’dan beri bu topraklarda güneşin altında yeni bir şey yok yani.
Bütün bu tablo içinde size bir müjdeli haberim var aslına bakarsanız: Geçtiğimiz 12 bin yılın, özellikle de son 2-3 bin yılın iklim tarihini inceleyen bilim insanları bir ayrıntıya dikkat çekiyorlar: Ortalamanın üzerinde sıcak geçen dönemler, kültürel ve toplumsal gelişmenin ve ilerlemenin en yoğun olarak gerçekleştiği dönemlermiş.
Dünyamız ikliminin ortalamalardan daha çok soğuduğu dönemler ise istikrarsızlıklar ve krizlerle anılıyor!Günümüzde yaşadığımıza benzer bir sıcak dönem, Orta Çağ Sıcak Dönemi olarak biliniyor.
Daha çok Avrupa kıtasını etkileyen, milattan sonra 1000 ile 1300 yılları arasında 300 yıldan biraz fazla süren bir dönem bu.
Kesin bir başlangıç tarihi olmadığı gibi kesin bir bitiş tarihi de yok.
Ancak bu sıcak dönemin önce Kuzey Avrupa’da başlayarak güneye doğru indiğini gösteren veriler var.
Nüfus çok daha hızlı arttı
O dönemde de beklenmeyen aşırı atmosfer olaylarının yaşandığını da ekleyeyim.
Bu dönem, Avrupa nüfusunun o güne kadar göründüğünden daha hızla artmasına yol açtı.
Sıcaklarla birlikte gelen salgın hastalıklar ve aşırı iklim olayları bile insanların üreme hızlarını etkilemedi.
1022 yılında Nürnbergli bir vatandaş anı defterine şunları yazmış:
“Nürnberg sokaklarında çok sayıda insan aşırı sıcaktan bunalıyor ve boğuluyordu. Benzer şekilde tarlalardaki, bahçelerdeki ve çayırlardaki tüm meyveler kavrulup kuruyordu. Çok sayıda çeşme, nehir, göl ve dere kurudu. Nürnberg’deki beş göl ve dere kururken iki çeşme de aşırı sıcak yüzünden su veremez oldu. Böylece büyük su sıkıntısı baş gösterdi.”
Bin yıl önceden, bin yıl sonrasının Bodrum’unu anlatıyor gibi, değil mi?
Hitler’i kurtaran sıcak
Öte yandan aşırı sıcakların insanlık tarihinde bıraktığı izlerden biri de Hitler’e yönelik bir suikast girişimini etkilemesiydi.
20 Temmuz 1944 tarihindeki suikast girişimi, o yaz yaşanan aşırı sıcak yüzünden başarısızlığa uğramıştı.
Filmini belki izlemişsinizdir, Tom Cruise “Operasyon Valkyrie” isimli bu filmde suikastçı subay Von Stauffenberg’i canlandırıyordu.
Hitler’in ve üst düzey Nazi askeri yetkililerinin katılacağı bir toplantı, aşırı sıcak yüzünden her tarafı kapalı bir beton sığınaktan, birçok penceresi olan bir ahşap barakaya alınmıştı.
Toplantı eğer beton sığınakta yapılacak olsaydı, Von Stauffenberg’in çantasındaki patlayıcıların basınç etkisi daha fazla olacaktı ve o sığınaktan kimse canlı çıkmayı başaramayacaktı.
Önlemek mümkün ama...
Ancak sıcak yüzünden toplantı pencereleri olan ahşap bir kulübede gerçekleştirildi. Pencereler nedeniyle basınç etkisi gerçekleşmediği gibi ağır bir meşe masanın varlığı da Hitler’in suikasttan kurtulmasını sağladı.
Sonuç malum: Hitler ölmediği için savaş 1 yıl daha sürdü.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğindeki sıcaklık artışları ise Orta Çağ Yüksek Sıcaklık Dönemi’ndeki en yüksek sıcaklık değerlerinden fazla.
Bunu unutmamak gerekiyor ki insan marifetinden kaynaklanan sıcaklık artışlarına karşı bir önlem geliştirebilmek mümkün olsun.
Ama böyle bir şey olmayacak tabii.
Dünya devletleri böyle bir ortak sorumluluk duygusu içinde hareket edemeyecekler, bunu biliyoruz.
Bu işin en büyük sorumlusu olan sanayileşmeyi başlatan ve bunun ekmeğini bol bol yiyen ülkeler ortak bir çözüm arayışına en az katkıda bulunanlar arasında.
ABD Başkanı Trump’ın ikinci döneminde de ilk icraatının Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmek olması sürpriz değil.
Sanayileşmiş kapitalist ülkeler, kendi yarattıkları sorunun maliyetini paylaşmayı istemiyorlar.
Bu işte hiç kusuru olmayan az gelişmiş ülkelerin ise iklim değişikliği ile mücadele edecek ne kaynakları var ne de sahip oldukları imkanlardan vazgeçebiliyorlar.
Bir de bizim gibi iki arada bir derede olanlar var tabii.
Yöneticilerimiz bir yandan sıcaklık artışlarından ve iklim değişikliğinden yakınıyor diğer yandan zeytin ağaçlarını katledip toprağın altındaki düşük kalorili kömürü çıkartarak üç şirketi zengin etme telaşındalar.
O kömürle işleyecek termik santrallerin havaya saldıkları karbonmonoksit ve diğer zehirli gazlar da cabası!
Sanıyorum onlar da böyle düşünüyor: Nasıl olsa iklim değişikliklerinin dünyanın sonunu getirdiğini görmeyeceğiz; su akıyorken testimizi doldurmaya bakalım!
Fransa’nın Filistin’i tanıması kime yarıyor?
Macron, Filistin devletini tanımakta oldukça geç kaldı. Anketlerde oyları erirken kamuoyunun artan baskısı onu bu kararı almaya itti. Atılan adım büyük oranda sembolik, ama gündemi değiştirmek gibi faydalı bir özelliği var
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Nurdan Bernard
İki devletli çözümün savunucuları çok uzun zamandır Fransa Cumhurbaşkanı’na Filistin’i tanıması için baskı yapıyordu. Fransa Filistin’i tanıyan 148. ülke olacak, tek önemi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi BMGK’nin daimi üyeleri arasında bunu ilk yapacak ülke olması.
Fransa’da “Geç olması hiç olmamasından iyidir” diyenler aslında kendilerini tam nereye oturtacaklarını bilemeyenler diyebiliriz. Bunu açmadan önce “Neden şimdi böyle bir karar alındı” bakalım.Aslında çok açık: Gazze’de olanlara kamuoyunun tepkisi artık sarsıcı boyutlarda. Tepki o denli büyüdü ki, normalde İsrail yanlısı anlatılar yayınlayan ve sayıları küçümsenmeyecek bir kısım medyada bile, Macron’un girişimi şimdilik onaylanmış görünüyor.
Halkta, yerel politikacılarda, Fransa’nın güçlü STK’larında, üniversitelerde duygular, açıklamalar, tepkiler o denli arttı ki, hiçbir şey yapmamaya devam etmek artık mümkün değildi. Bu arada Fransız kamuoyunun İspanya, İsveç, İrlanda, Norveç, Belçika, hatta Almanya, Polonya ve Slovenya’dan bile daha geç kamuoyu tepkisi gösterdiğini de not edelim.
Mesafeli olanlar bile tepkili
Fransa ve diğer Batılı ülkeler dışişleri basın bültenleri ile haftalardır, hatta aylardır İsrail’den ateşkes talep ediyor, insani yardımların ulaştırılmasına izin verilmesini istiyor ama hiçbir şey değişmiyordu. Sonunda siyasileri harekete, kamuoyunun tepkilerinin son haftalarda artması itti demek yanlış olmaz.Siyasi olarak aktif olmayan, Filistin meselesine mesafeli olanlar bile artık “Haydi bombalamalara alıştık belki ama insanların açlıktan ölmesi kabul edilemez” dedi. İşte bu yüzden kamuoyunda bir kırılma yaşandı.Elbette İsrail’i ne yaparsa yapsın koşulsuz destekleyen bazılarının bu kamuoyu kalkışmasına katılması beklenmiyor. Ama dünya genelinde ve de Fransa içinde kamuoyunun çoğunluğunun duruşu bu yönde.
Fransa’da meclisin anlamsız şekilde feshinden beri yerleşen siyasi kaos, bütçenin yarattığı kızgınlıklar ve huzursuzluk, Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı’nın sorumsuz ve başına buyruk diye nitelenen girişimleri, yönetici sınıfın sadece Ukrayna’da savaş varmış gibi hareket etmesi ve Filistin ile ilgili konuların “havanda su dövmek”ten öte gitmemesinin yarattığı kızgınlıklar, bütün bunların sonucu Macron ve Başbakan Bayrou’ya verilen desteğin (yüzde 28 ve yüzde 22) gerilemesi; işte Macron, her liderin yaptığı gibi, beklenmeyeni yaparak, şaşırtmayı uygun buldu. Nitekim şimdilik işe de yaradı çünkü kamuoyu “yetmez ama evet” diyor!
Diplomaside semboller önemlidir
Fransa’nın açıklaması, ablukanın kalkmasına ya da ateşkes sağlanmasına tabii ki yol açmayacak. Sadece sembolik gücü yüksek bir açıklama. Ama diplomaside semboller önemlidir.Nitekim, gerçekten samimi şekilde iki devletli çözümü savunan sol kanat, kararı memnuniyetle karşıladı; geç kaldığını düşünseler, söyleseler bile. Kendi kaderini tayin hakkı solun her zaman savunduğu bir ilkedir. Ancak ülkede solu, Müslüman nüfusun koruyuculuğuna indirgeyenler zaten sol cephede ne dendiğine dikkat dahi etmiyorlar.
Öte yandan, orta ve sağ cephede, iki devletli çözümü savunduğunu söyleyenler ise son derece ikiyüzlü şekilde şimdi bu kararı eleştiriyor ve “Bu karar barışa katkı sağlamaz” diyorlar.Görüştüğüm bir diplomata bir ay kadar önce, “Cumhurbaşkanı Macron son konuşmalarında pek çok kez Fransa’nın Filistin’i tanıyabileceğini söylüyor. Olasılık var mı” diye sorduğumda; zaman içinde liberallikten muhafazakarlığa, şimdilerde de aşırı sağa yaklaşan bu diplomat, “Söz konusu değil. Filistin’e BM kurulduğunda o şansı vermiştik, reddetti. Hakkını kaybetti. O zamandan bu yana Filistin’i tanımak devlet politikamızda yok” demişti!
Çelişkili tavırlar
Ama ne garip ki bütün sağ blok “iki devletli çözümü savunuyoruz” diyordu, o zaman Filistin’in tanınmasını kabul etmemek en hafif deyimle çelişkili bir tavırdır. Şimdi olanı, “Hamas’a ödül” olarak göstermek, tersine bir yaklaşımdır. Çünkü Hamas, mevcut durumdan zaten gayet memnun. Aynı sağ blokun ayrıca, “Bu karar İsrail hükümetiyle baskı ya da iletişim kanallarını kaybettirir” demeleri de pek anlamlı değil. Çünkü İsrail hükümeti zaten yıllardır - sadece son 21 ay değil- Fransa’nın diplomatik çabalarına hiçbir karşılık vermedi.
Fransa'nın etkisi yok
Bir de başka cephe var: çok uzun süre boyunca “Filistin’i yalnızca müzakereler sonucu tanıyacağız” diyenler. Bu yaklaşım yalnızca İsrail, gerçekten barış sürecine bağlı kaldığı sürece mümkündü. Oysa bugün İsrail’de iktidarda olanlar, barışın sembolü olan İzhak Rabin’i her anlamda ortadan kaldıran kişiler.Bu kişiler artık açıkça amaçlarını söylüyorlar: Filistinlileri sürgün etmek, toprakları ilhak etmek.Dolayısıyla, Filistin’i tanımamak üzerinden İsrail hükümetine baskı kurmaya çalışmak tamamen faydasız. Zaten Fransa’nın Netanyahu hükümeti üzerinde hiçbir etkisi yok.Sonuç olarak; Filistin’i tanıma kararı geç kalmış ve sınırları hayli dar bir adım. Ama gündemi değiştirmek gibi faydalı bir özelliği var.
Tarihin eli Britanya’nın omuzlarında
Birleşik Krallık büyük bir dış politika değişikliğine giderek Filistin’i devlet olarak tanıyabileceğini açıkladı. Britanya bu adımla İsrail Devleti’nin kurulmasının önünü açan 1917’deki Balfour Deklarasyonu’nun tarihi sorumluluğunu da üstlendiğini gösteriyor
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Birleşik Krallık bu hafta büyük bir dış politika değişikliğine giderek Filistin’i devlet olarak tanıyabileceğini açıkladı. Britanya bu adımla İsrail Devleti’nin kurulmasının önünü açan 1917’deki Balfour Deklarasyonu’nun tarihi sorumluluğunu da üstlendiğini gösteriyor.
Ülkenin Başbakanı Sir Keir Starmer, basın toplantısında İsrail’in bazı kilit koşulları yerine getirmemesi durumunda eylül ayındaki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin Devleti’ni tanıyacaklarını söyledi. Starmer İsrail’e “Gazze’deki korkunç durumu sona erdirmek için somut adımlar atması, Batı Şeria’nın ilhak edilmeyeceğini açıkça belirtmesi, ateşkesi kabul etmesi ve iki devletli çözüme ulaşacak uzun vadeli sürdürülebilir bir barışa bağlı kalması ve BM yardım sevkiyatını yeniden başlatması” gibi koşullar getirdi.
Hamas'a da koşullar getirdi
Starmer “Filistin halkı korkunç acılara katlandı. Şimdi ise Gazze’de, yardımın feci şekilde yetersiz kalması nedeniyle açlıktan ölmek üzere olan bebekleri görüyoruz. Hafızamızdan silinmeyecek görüntüler bunlar. Bu acılar sona ermeli” dedi.
Öte yandan Hamas’a da koşullar getiren Starmer, “Bu arada, Hamas’taki teröristlere mesajımız değişmemiştir ve nettir: Rehineleri derhal serbest bırakmalı, ateşkesi kabul etmeli, silah bırakmalı ve Gazze yönetiminde hiçbir rol oynamayacaklarını kabul etmelidirler. Tarafların bu adımları ne ölçüde yerine getirdiğine dair değerlendirmemizi eylül ayında yapacağız” diye konuştu.
Britanya’nın bu önemli açıklamasına saatler sonra İsrail’den acil ve öfkeli bir yanıt geldi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu X platformunda yayınladığı mesajında “Starmer, Hamas’ın canice terörünü ödüllendiriyor ve kurbanlarını cezalandırıyor. Bugün İsrail sınırında bir cihatçı devlet, yarın Britanya’yı tehdit eder. Cihatçı teröristlere yönelik yatıştırma politikası her zaman başarısız olur. Bu da başarısız olacak. Buna izin verilmeyecek” dedi.
Netanyahu İsrail’in Gazze’de açlık ve kıyıma yol açtığı suçlamalarını reddediyor. Netanyahu hükümetinin devamı işgal altındaki topraklarını ilhak etmek ve Filistinlileri sürmek isteyen aşırı milliyetçi grupların desteğine bağlı.
Londra ilk kez takvim belirledi
Ancak Netanyahu İsrail’in yanında bağımsız bir Filistin devleti fikrine başından beri karşı çıkan bir siyasetçi. Netanyahu kısa süre önce bir Filistin devletinin 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısına benzer saldırılar için bir ‘fırlatma rampası” olacağını söylemişti.
Birleşik Krallık ise bölgede iki devletli barış planı kapsamında Filistin’i tanımayı planlıyordu ancak hükümet içinde çözümün tehdit altında olduğu kanısına varılınca bu karara varıldığı söyleniyor. İlk kez Birleşik Krallık Filistin devletini tanımak için somut şartlar ve bir takvim belirlemiş oluyor. Şimdi sorulan soru şu; 7 Ekim’de Hamas’ın 1200 kişiyi öldürmesiyle başlayan ve İsrail’in intikam kıyımına girerek 60 binden fazla sivili öldürdüğü iki yıllık süreçte ne değişti de Birleşik Krallık Filistin’i tanıma aşamasına geldi?
Gazze’de açlık krizi ve kıtlık yaratan İsrail’in ağır ablukası, Fransa’nın Filistin’i koşulsuz tanıyacağının ilanı, ABD Başkanı Donald Trump’ın pozisyonunda oynama ve Krallık’ın İsrail’in kurulmasındaki tarihi rolü gibi meselenin gözle görünen dış politika unsurları bulunuyor.
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı David Lammy Starmer’ın Filistin açıklamasından sonra Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmasında“... Ve böylece, tarihin yükünü omuzlarımızda hissederek, Majestelerinin Hükümeti, Eylül ayında burada New York’ta toplanacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin Devleti’ni tanımayı amaçlamaktadır” dedikten sonra salondan büyük alkış aldı.
Balfour vurgusu
Britanya’nın İsrail’e yönelik bazı silah satışlarını askıya aldığını ve Netanyahu’nun en şahin çizgideki iki bakanına yaptırım uyguladığını belirten Lammy konuşmasında 108 yıl önceki selefi Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un 1917’de “Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasını olumlu karşılayacağını” belirten, daktiloyla yazılmış bir mektubu imzaladığını hatırlatarak ülkesinin tarihi sorumluluğuna da dikkat çekiyordu.
"Bu bildiri, Yahudi halkı için bir yurt kurulmasının temellerini atmaya yardımcı oldu. Ve Britanya bununla gurur duyabilir. İsrail’e, onun var olma hakkına ve halkının güvenliğine olan desteğimiz sarsılmazdır. Ancak, Balfour Deklarasyonu aynı zamanda şu ciddi sözü içeriyordu: Filistin’de yaşayan mevcut halkların medeni ve dini haklarına halel getirecek hiçbir şey yapılmayacaktır. Meslektaşlarım, bu söz tutulmamıştır ve bu hâlâ sürmekte olan tarihsel bir adaletsizliktir” diye konuştu Lammy.
1917 yılında Kudüs’ü Osmanlı İmparatorluğu’ndan alan ve 1948’e kadar Filistin’i kontrol eden Britanya, Araplar ile Yahudiler arasında bir savaşa dönüşen çatışmalar karşısında çözüm üretmekten aciz kalmış ve sorumluluğu Birleşmiş Milletler’e devrederek Filistin’den çekilmişti.
İşçi Partisi yönetimindeki hükümetin Filistin kararında uluslararası gelişmelerin yanı sıra yoğun iç siyasi baskı da yadsınamaz. Starmer kendi kabinesindeki Angela Rayner ve Yvette Cooper gibi ağır topların da dahil olduğu bazı bakanlardan Filistin’in tanınması ve İşçi Partisi hükümetinin Gazze’deki duruma seyirci kalamayacağı mesajını bir süredir alıyordu.
Geçen hafta da çoğu İşçi Partili milletvekili olmak üzere farklı partilerden 250’den fazla parlamento üyesi Starmer ve Lammy’e bir mektup göndererek Filistin’i tanıma çağrısı yapmıştı.Üstelik Britanya kamuoyunun da bu adımı desteklediği ortaya çıktı. YouGov araştırma şirketinin bu haftaki anketine göre halkın yüzde 45’i hükümetin Filistin’i tanıması gerektiğini söylerken yüzde 14’ü buna karşı çıktı. Yüzde 41’lik bir oran ise emin olmadığını söyledi. Bu rakamlar geçen yıl haziran ayında yapılan yüzde 47’ye yüzde 12’lik oranla benzerlik taşıyor.
Analistlere göre Başbakan Starmer için daha fazla adım atma baskısı karşı konulamaz bir hal almıştı. Donald Trump’ın bu hafta İskoçya ziyareti sırasındaki sözleri de Starmer’a örtülü bir yeşil ışık olarak algılanmıştı.
Starmer’ın milletvekillerinden gelen Filistin baskısına boyun eğip eğmemesine yönelik soruya Trump “Bu konuda pozisyon almayacağım, onun pozisyon almasına itirazım yok. İnsanların doyurulmasına odaklanmış durumdayım” demişti.
İki üst düzey yetkilinin New York Times gazetesine verdiği bilgiye göre Starmer Filistin devletini tanımaya şu ana kadar mesafeli yaklaşıyordu çünkü bunun sahada durumu değiştirmeyeceğini hatta İsrail ile Hamas arasındaki ateşkes müzakerelerini zora sokabilecek ‘göstermelik’ bir jest olarak görüyordu. Britanya’nın Filistin’i tanıması bu aşamada esasen sembolik bir adım. Bu politika değişikliğinin yakın zamanda bir Filistin Devleti doğurması beklenmiyor. Ancak amaç her iki taraftaki ılımlı kesimleri güçlendirmek.
Bu tanımaya şimdilik sınırların ya da başkentinin neresi olacağı gibi tartışmalı ayrıntılar dahil edilmiyor. Britanya açısından Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının resmi ve siyasi düzeyde kabul edilmesi anlamı taşıyor. En önemlisi de bu kararın ‘geri döndürülümez’ olduğu kanısı dile getiriliyor. Starmer içeride ‘siyasi poz vermek’ ya da Filistin meselesini bir pazarlık unsuru yapmakla eleştirilse de Londra’da adıma ilişkin genel bir destek havası hakim. Tarihi yükün gölgesi Londra siyaset sahnesine 108 yıl sonra ulaşmış görünüyor.
Netanyahu’nun ipleri kimin elinde?
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
The Atlantic yazarı Yair Rosenberg, Netanyahu’nun iktidarını sürdürebilmek için bağımlı hale geldiği aşırı sağcı unsurların, artık üzerinde baskı kurabilen tek güçler olduğunu yazdı. Netanyahu’yu “daha mantıklı” görünmeye zorlayanlar masadan eksildikçe, Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich savaş politikasını fiilen yönetir hale geldi
Binyamin Netanyahu kısa bir siyasi sürgünün ardından 2022’de iktidara geri döndüğünde, bunu İsrail tarihinin en radikal müttefiklerinin desteğiyle başardı. Koalisyonun meclisteki 64 sandalyesinden 14’ü açıkça Arap karşıtı olduğunu belirten liderlere sahip partilere ait: Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich. Ben-Gvir, terörizme destek ve ırkçı kışkırtma suçlamasıyla yargılanmış ve mahkum edilmişti. O, İsrail’deki Arapların sınır dışı edilmesini isteyen ve radikalizm nedeniyle meclise girmesi yasaklanan bir haham olan Meir Kahane’nin müridiydi. Smotrich ise İsrail’deki doğumhanelerde Yahudiler ve Arapların birbirinden ayrı tutulması gerektiğini savunmuş ve meclisteki Arapların “burada yanlışlıkla bulunan düşmanlar” olduğunu söylemişti.
Hem Ben-Gvir hem de Smotrich, İsrail’in işgal ettiği Batı Şeria’da yerleşimcilerin şiddetli saldırılarına sempati duyduklarını ifade ettiler. Her ikisi de Batı Şeria’yı ilhak etmek ve orada yaşayan Filistinlilerin haklarını elinden almak veya onları sürmek istiyordu. Ve ikisi de Netanyahu’nun yeni hükümetinde bakan oldu, çünkü İsrail lideri onların desteğine çaresizce ihtiyaç duyuyordu.Netanyahu’nun koalisyonundaki partiler oyların sadece yüzde 48.4’ünü alabilidi ama İsrail seçim sisteminin bir tuhaflığı sayesinde mecliste çoğunluğu elde etti. Bu da Netanyahu’nın son derece tehlikeli bir konumda göreve başladığı anlamına geliyordu; yolsuzluktan yargılanıyor ve taleplerine karşı çıkarsa onu devirebilecek aşırılık yanlılarına borçluydu.
İsrail'in savaş boyunca yaptığı tercihler çelişkili ve stratejik açıdan mantıklı değil. Ancak Netanyahu’nun bakış açısından siyasi açıdan mantıklı. Başbakan savaşın başından beri karşıt görüşlerin baskısı altında. Uluslararası ortaklar Gazze’deki sivillerin desteklenmesi konusunda ısrarcı, koalisyonun sağ kanadı ise etnik temizlik yapıp bölgeyi Yahudi yerleşimcilerle doldurmak istiyor. Ben-Gvir ve Smotrich, bölgedeki Filistinli nüfusun “gönüllü göçünü” açıkça talep ettiler ve bunu başarmak için insani yardımı sonlandırmayı savundular.
Bu fraksiyonu kontrol altında tutmak ve iktidarını korumak için Netanyahu, aldığı kararların sadece askeri zorunlulukları veya uluslararası dikteleri değil, aynı zamanda aşırı sağın taleplerini de tatmin etmesini sağlamalıydı. Onun onayladığı her adımın çift amaçlı olması gerekiyordu: Görünüşte stratejik amaçlı, ama aynı zamanda aşırı sağın planını ilerletme potansiyeli de olmalıydı.
Dengeleyici unsurlar gitti
Başlangıçta İsrail lider Biden yönetimi, Savunma Bakanı Yoav Gallant ve ateşkesi savunan savaş zamanı koalisyon ortağı Benny Gantz’ı baskısıyla kısıtlanıyordu. Ancak Gantz Haziran 2024’te koalisyondan ayrıldı, Biden’ın yerine Donald Trump geldi. Netanyahu Trump’ın kazandığı gün Gallant’ı kovdu ve ardından Trump’ın kendisi “Orta Doğu’da bir Riviera” inşa etmek için Gazze halkının yerinden edilmesini önerdi.Sonuç olarak bugün Netanyahu üzerinde baskı yapan tek güç, İsraillilerin büyük çoğunluğunun isteklerine aykırı olarak savaş politikasını fiilen yürüten aşırı sağdır. Bu kasvetli gerçeklik ve sonuçları, İsrail’in en güçlü uluslararası müttefiklerinin bile giderek yabancılaşmasını açıklıyor. 7 Ekim’den sonra İsrail’in ortakları, aşırı unsurlara rağmen tipik bir İsrail hükümetiyle ilişki içinde olduklarını düşünmüş olabilirler. Şimdi ise, Netanyahu’nun şekillendirdiği bir Smotrich/Ben-Gvir hükümetiyle karşı karşıya oldukları anlaşılıyor. Geç de olsa, bir grup Avrupa ülkesi ile İngiltere, Avustralya ve Kanada, ABD’nin yardımı olmadan Netanyahu’yu rota değiştirmeye zorlayabilecek baskıları yeniden uygulamaya çalışıyor.
Eski başbakandan sivil itaatsizlik çağrısı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
1999-2001 yılları arasında İsrail başbakanlığı, 2007-2013 arasında da savunma bakanlığı yapan Ehud Barak, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Gazze’de yaptıklarının “İsrail’i bir parya devlet haline getirdiğini” ve hükümetin istifası için halkın sivil itaatsizlikle sistemi felç etmesi gerektiğini belirtti.
Haaretz için bir yazı kaleme alan Barak, “İsrail’i kurtarabilecek tek yol, hükümetin istifasına kadar şiddet içermeyen kitlesel sivil itaatsizlik eylemleridir. Hükümet ancak o zaman halkın iradesine boyun eğecektir” yazdı.
Türkiye’nin yıllanmış rakibi, sürpriz müttefiki haline geliyor: Fransa
Filistin’i tanıma kararı alan Fransa, yıllardır Türkiye’nin AB ile yakınlaşmasının önündeki en büyük engellerden biriydi. Ancak günümüz şartlar, iki ülke arasında sürpriz bir yakınlaşmaya yol açmış durumda
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Fransa, on yılı aşkın süredir Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin içindeki en büyük rakiplerinden biri. Hatta Paris, birçok kez Ankara ile Brüksel’i yakınlaştıracak adımlar atılmasının önüne geçti.
Fakat Avrupa Komşuluk Konseyi Direktörü Samuel Doveri Vesterbye’a göre günümüzde yaşanan yapısal değişiklikler, yeni bir ittifak doğurmakta. İsrail’in Gazze’de yaptıkları, ABD’nin Avrupa’dan uzaklaşması ve Rusya’nın askeri olarak kuvvetlenmesi iki ülkeyi yakınlaştırdı.
Hatta Oksijen’e konuşan kaynaklara göre Türk ve Fransız istihbaratı düzenli görüşmeler yapıyor. Avrupa Komşuluk Konseyi Direktörü Samuel Doveri Vesterbye, filizlenen bu yeni ilişkiyi Oksijen’e anlattı.
Türkiye Orta Doğu ilişkilerinde beklenmedik bir müttefik bulmuş gibi görünüyor: Fransa. Bu ittifakın temelinde ne var?
Öncelikle Orta Doğu’da, özellikle de Gazze’de bir insani kriz var. Birçok insan hakları organizasyonuna göre İsrail’in yaptıkları soykırıma vardığını söylüyor. Bu durum Fransa dahil birçok toplumda rahatsızlık yarattı. Birçok Avrupa toplumunun Filistin’le tarihi bağları ve yakınlığı var. Avrupa Birliği ve Norveç geleneksel olarak Filistin hareketine en çok para desteği sağlayanlardan oldu. Yani uzun süredir istikrar sağlanması için, insani durumun iyi olması ve diplomatik ilişkiler için atılan adımlar var.
Son aylar ve yıllarda genellikle sağcı ve militan olarak görülen hükümet giderek Fransa ve kesinlikle Türkiye’ye daha az taviz veriyor. Jeopolitik konularda, özellikle İran’da bunu gördük. İsrail’in İran’da rejim değişikliğini sağlamak için ABD’ye baskı yaptığı konuşuluyordu. Özellikle Donald Trump yönetimindeki Cumhuriyetçi yönetim ve Netanyahu İran’ın nükleer üretimi konusunda oldukça sert müzakereler yaptı. Oldukça saldırgan ve askeri yaklaşımlar gördük. Diplomasiden ve konsensusla ulaşılan çözümlerden uzaklaşılması Fransa ve Türkiye gibi ülkelerin İsrail’in bölgedeki çıkarları konusunda işbirliği yapmayı daha zor bulması anlamına geldi. Bu da iki ülkede denge yaratma ihtiyacı doğurdu ve kendilerini benzer pozisyonlarda buldular: Filistin yanlılığı. Çünkü bu kadar aşırı bir pozisyonda duran İsrail’le temas kurmak çok zor. Yani İsrail’in aşırı duruşu nedeniyle Fransa ve Türkiye’nin çıkarları korunamıyor. Bu sebeple daha Filistin yanlısı bir duruş sergiliyorlar. İronik olarak son 10 yıldır ilişkileri berbat olan bu iki ülke, ikisine de çıkar sağlayacak bir konuda kendilerini birbirleriyle çalışırken buldu.
Fransa’nın Filistin devletini tanıma kararının zamanlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gördüğümüz şey ahlaki gerekliliğin sonucu. Bu korkunç şeyleri yapamazsın demek ahlaki bir gereklilik. Gazze’de olanın büyük bir insani felaket olduğuna dair artık yaygın bir anlayış var. Bunun sonucu olarak Fransa ve Türkiye toplumu tepki gösterdi. Türkiye’de bir Ak Partli’ye de CHP’liye de sorsanız İsrail’e ve Filistinlilere yaptıklarına karşı sert söylemler duyacaksınızdır. Fransa’da da büyük oranda benzer bir durum var. Sağcılar bile ahlaki bir çürüme olduğunu görüyor. Tabii ki solcular ve çevreciler de öyle. Fransa’da çok sayıda azınlık olduğunu da unutmamak gerek. Bunların arasında Türkler, Ermeniler ve başka Müslümanlar da bar. Ermeniler dahil hepsi Filistin davasına bir yakınlık duyuyor. Yani sadece Fransa’da değil, tüm Avrupa’da daha Filistin yanlısı olmak için hükümetlere baskı var. Tanıma kararını aşağıdan yukarı baktığımızda büyük oranda böyle değerlendirebiliriz.
Tersten, yukarıdan aşağıda bakarsanız, kararın jeopolitik tarafı var. ABD büyük oranda İsrail’in arkasında. Trump’ın bazen Netanyahu’ya “mantıklı ol, her istediğini yaptırtmam” dediğini görüyoruz, ama bunlar PR hamleleri. Gerçekte Trump yönetimindeki ABD, Netanyahu’nun İsrail’iyle tamamen hizalanmış durumda. Fransa kendini jeopolitik olara farklı şekilde pozisyonlandırmaya çalışıyor. Bu jeopolitik tekrar konumlanmada tabii ki Filistinlilere ulaşmaya çalışıyor, bu yüzden devleti tanıyor.
Şartlar değişiyor
Dediğiniz gibi Fransa ve Türkiye’nin ilişkileri uzun süredir çok kötü, Paris Türkiye-AB yakınlaşmasına birçok kez taş koydu. Bu sözünü ettiğiniz ittifak masaya ne getirecek? İşlerin değiştiğine nasıl ikna olabiliriz?
Şu anda bir ittifak başlangıcından söz ediyoruz, bu yüzden temkinli davranmak gerekir. Ama bunun olacağından emin olmamın sebebi yapısal değişiklikler olması. ABD’nin dünyada güvenilirliğini kaybettiği günlerden geçiyoruz. AB sadece üyeleri ve ana ittifakları kadar güçlü. Çin, Hindistan ve demografik büyümesi güçlü diğer ülkelerin çok önemli olduğunu herkes görüyor. Önemli ticari partner kabul ediliyorlar. ABD ile tek kutupluluk döneminden çıkıyoruz. ABD’nin Avrupa’nın güvenliğini sapladığı ve çıkarlarını dikkatlice dinlediği dönem bitti diyebiliriz. Bu bakımdan yapısal bir değişiklik oluyor. Fransa eskiden en yakınında olanların artık en yakın dostları olmadığını farkına varıyor. Bu sebeple başka yere bakmalı, başka partnerler bulmalıyım diyor. Bu doğrultuda bana göre Türkiye güneydoğuda doğal bir Avrupa ülkesi olarak akla geliyor. Rusya konusunda tehdit algısı çok yüksek, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip, kritik hammadde sağlıyor sağlıyor, Orta Asya’ya bir köprü ve daha birçok şey. Dolayısıyla yapısal değişiklikler Türkiye’yle Fransa’ya bir araya getiriyor. Daha ilişkinin neye benzeyeceği tam olarak açık değil. Ama şunları söyleyebiliriz: Fransa da Türkiye’nin de Rusya’nın Avrupa kıtasını domine etmemesi konusunda ortak çıkarları var. Savaşta Karadeniz’de Rusya ve Ukrayna ciddi bir silahlanma sürecinden geçti. Buna donanmalar da dahil. Türkiye bu silah yarışına girse de diğer iki ülkenin arkasında kaldı. Bunun sebebi basit, çünkü direkt olarak savaşta değil. Fakat bu sonuç, Türkiye’nin Karadeniz’de avantajını kaybetmesi anlamına geliyor; denizciliğe önem veren Türkiye gibi bir ülke için bu bir sorun. Bu Rusya’nın Türkiye’ye ciddi bir tehdit oluşturduğu tek bir örnek. Tabii bunun içinde Rusya’nın Kırım’ı ilhakı da var. Osmanlı bile tarih boyunca buranın stratejik önemi nedeniyle defalarca savaşa girdi. Bugün de orası aynı öneme sahip. Rusya konusu, Türkiye ve Fransa’nın çıkarlarının örtüştüğü noktalara net bir örnek.
“Yeni ilişkinin öneminin farkındalar”
Bu durum Türkiye ve AB arasında daha yakın savunma işbirliğinin kapılarını açar mı?
Kesinlikle. Bu konu çok karmaşık, ama bir örnek vereyim. Rusya, Fransa ve Türkiye’nin bir araya gelmesi için tek örnek. Çok daha fazla örnek sayabiliriz. Mesela Orta Asya’da ve Kafkaslar’da Fransa’nın çok büyük enerji yatırımları var. Bu bölgeler ayrıca hammadde konusunda oldukça zengin. Orta Asya’ya altyapı olarak sadece Türkiye ve Karadeniz üzerinden ulaşabilirsiniz. Tercihen ikisini de istersiniz. Riski azaltırsınız. Demek istediğim şu anda işbirliğini teşvik eden çok farktör var. Demin, neden bu kadar uzun yıllar kötü ilişkilere sahipken şimdi iyileşeceğine inanalım diye önemli bir soru sordunuz. Tabii ki hiçbir şeyin garantisi yok, ama dediğim gibi yapı değişti. Rusya’nın iki ülkeye de oluşturduğu tehdit artık daha fazla. 2022’de Ukrayna’nın işgali öncesi ve sonrası Rusya’ya bakalım. Moskova donanmasını büyüttü. GSYİH’inin dev bir bölümünü silahlanmaya harcıyor. Ayrıca “Tersinden Kissinger” (Oksijen’in notu: Çin’i yavaşlatmak için Rusya’yla yakınlaşma teorisi) dediğimiz şey için ABD ile müzakere ediyor. Olur mu olmaz mı göreceğiz. Trump bazen Putin’e ulaşıyor ve “savaşı durduralım, sana bir şey vereceğim” diyor. Bu piyasalara erişim olabilir, teknoloji transferi olabilir. Birçok şey olabilir. Ama Rusya ve Çin’i birbirinden uzak tutmak. Başarılı olacak mı olmayacak mı söylemek zor. Yapılmaya çalışılan bu. Belki bu yolun sonunda ABD, Rusya’ya onu güçlendirecek bir şey verir. Bu durum hem Türkiye hem de Fransa’yı endişelendiriyor. Bu önemli yapısal değişiklikler sadece son birkaç yılda oldu. Bu da Ankara ve Paris’i daha yakın işbirliğine teşvik ediyor. Ayrıca diplomatik ilişkilerde bir şey inşa ederken, durum rayına oturana kadar sadece buzdağının ucunu görürsünüz. Türkiye ve Fransız genelkurmay başkanları bir araya geldi, tartışmalı konuları görüştüler. Türkiye ve Fransa arasında gerilime sebep olan Kafkaslar, Libya, Afrika gibi konular ele alındı. Bunların konuşulması iyiye işaret. Erdoğan ve Macron’un kabinelerinin de bu yeni ilişkinin öneminin farkında ve üzerine koymaya çalışıyorlar.
Ankara ve Paris arasındaki bu yeni durum Türkiye ve İsrail’in bir nüfuz mücadelesinde olduğu Suriye’yi nasıl etkileyecek? İsrail daha da izole olacak mı?
Bence Türkiye ve Fransa’nın daha yakın çalışması genel olarak Orta Doğu’da ve Türkiye’nin pozisyonuna faydalı olacak.
Kaynak: Gazete Oksijen
737 MAX krizinde Boeing'e bir dava da çalışanlarından: Kabin paneli patladığı için psikolojimiz bozuldu
Havadayken kabin paneli patlayan Alaska Havayolları uçağında görevli dört kabin memuru, ölüm korkusu yaşadıkları olay nedeniyle Boeing’e karşı fiziksel ve psikolojik zarar gerekçesiyle tazminat davası açtı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Geçen yıl ocak ayında havadayken kabin paneli patlayan Alaska Havayolları’na ait 737 MAX 9 tipi uçakta görevli dört kabin memuru, uçak üreticisi Boeing’e karşı fiziksel ve psikolojik zarar gerekçesiyle dava açtı.
Seattle’daki King County Yüksek Mahkemesi’ne salı günü sunulan bireysel davalarda, kabin görevlileri geçmiş ve gelecekteki ekonomik zararlarının yanı sıra fiziksel yaralanmalar, ruhsal travma ve çeşitli maddi kayıplar için tazminat talebinde bulundu.
Dava dilekçelerinde Boeing, 737 MAX uçaklarının ve parçalarının üretimi, satışı ve onarımında ihmalkâr davranmak ve yeterli özeni göstermemekle suçlanıyor. Şirketin üretim sürecindeki kalite kontrol sorunlarını bildiği ya da bilmesi gerektiği belirtiliyor.
'Tazminatı hak ediyorlar'
Dört kabin görevlisini temsil eden avukat Tracy Brammeier, yaptığı açıklamada, “Müvekkillerim, ölümle burun buruna geldikleri anda eğitimlerini uygulayıp yolcuların güvenliğini önceleyerek kahramanca davrandı. Bu travmatik deneyimin onlar üzerinde bıraktığı derin izler için eksiksiz şekilde tazmin edilmeyi hak ediyorlar,” ifadelerini kullandı.
Olay sonrası Boeing açıklama yapmazken, Alaska Havayolları da Reuters’ın yorum talebine henüz yanıt vermedi. Söz konusu olay, Boeing için büyük bir kriz yaratmış, ABD Adalet Bakanlığı şirket hakkında cezai soruşturma başlatmış ve 2021 tarihli ertelenmiş kovuşturma anlaşmasına uymadığı sonucuna varmıştı.
Geçtiğimiz ay ABD Ulusal Ulaşım Güvenliği Kurulu (NTSB), Boeing’in olayın önüne geçebilecek eğitim, rehberlik ve denetimi sağlayamadığını belirtmiş, şirketin güvenlik kültürünü sert şekilde eleştirmişti.
Raporda, üretim sürecinde paneli sabitleyen dört önemli cıvatanın takılmadığı ve bu durumun Federal Havacılık İdaresi (FAA) tarafından yeterince denetlenmediği vurgulanmıştı.
Kaynak: Gazete Oksijen
Washington Post: Orman yangılarına karşı 20 dakikada bütün dünyayı koruyan sistem
Yangınla mücadelede yeni bir döneme giriliyor: Uydu ve yapay zeka destekli sistemler, yangınları daha erken tespit ederek ekiplerin müdahale hızını artırıyor. Uzaydan alınan yüksek çözünürlüklü görüntülerle alevlerin yayılma hızı ve sıcaklığı anlık olarak izlenebilecek
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD’nin Wyoming eyaletindeki Bridger-Teton Ulusal Ormanı’nda binlerce dönüm araziyi küle çeviren Fish Creek Yangını sırasında, yangını yöneten ekip kritik bir talepte bulundu: Yangının durumunu haritalandırmak için bölgeye bir keşif uçağı gönderilebilir miydi?
Ancak geçtiğimiz ağustos ayında Batı eyaletlerinin büyük bölümü alevler altındayken yapılan bu talep, kaynak yetersizliği nedeniyle reddedildi. Ulusal Yangınla Mücadele Merkezi (NIFC) sözcüsüne göre, bu tür hava desteği her zaman mümkün olamıyor.
Yangın bölgesinde görevli olan, aynı zamanda bir haritalama yazılım şirketinde çalışan Anthony Schultz için bu tablo fazlasıyla tanıdık. Ona göre, eğer yangınların hareketini sık aralıklarla ve yüksek doğrulukla uydu görüntüleriyle izlemek mümkün olsaydı, müdahale yöntemleri kökten değişebilirdi.
“Eğer bu veriye güvenli ve sürekli erişim sağlarsak, yangınla mücadelede gerçekten farklı bir aşamaya geçebiliriz,” diyor Schultz.
Uzaydan yangın takibi, ama daha net ve hızlı
Bugüne dek orman yangınları, fırtına ve kasırgalara kıyasla daha az dikkat çeken bir doğa tehdidi oldu. Ancak NASA’da yangınlar üzerine çalışan yerbilimci Jessica McCarty konuyla ilgili, “Yangın modellemelerimiz kasırga modellemeleri kadar iyi değil çünkü bu alana gereken yatırım yapılmadı.” ifadelerini kullandı. Halihazırda bazı uydular yangınları tespit edebiliyor.
Örneğin NASA’nın VIIRS sistemi, dünyayı günde iki kez tarayarak büyük yangınların yayılımı hakkında genel bir fikir sunuyor. Ancak bu görüntüler düşük çözünürlüklü ve fabrika bacaları ya da sanayi tesislerindeki ısı kaynaklarıyla karıştırılabiliyor.
Benzer şekilde, Landsat uydularının kızılötesi görüntülerle bitki örtüsündeki değişiklikleri tespit eden NDVI analizi de kullanılıyor. Ancak bu yöntem daha seyrek veri sağlıyor.
Yangın çevresinin yer ekipleri tarafından belirlenip haritalanması ise doğruluğu en yüksek yöntem olsa da saatler hatta günler sürebiliyor.
Askeri uydular ve yeni nesil çözümler
ABD’de yangın takibinde en gerçek zamanlı sistemlerden biri olan FireGuard, askeri uydular tarafından toplanan verilerin sınıflandırılmış bilgilerden arındırılarak yangın haritasına dönüştürülmesiyle çalışıyor. Ancak bu sistem de her yangını tespit edemiyor ve bürokratik engellerle karşı karşıya kalabiliyor.
Schultz’un çalıştığı harita şirketi Esri’ye göre, en büyük sorunlardan biri; tüm kurumların erişebileceği, ölçeklenebilir ve standartlaştırılmış bir yangın görüntüleme platformunun olmaması.
FireSat: 20 dakikada bir Dünya’yı tarayan sistem
Bu alandaki en dikkat çekici girişimlerden biri ise FireSat. Mart ayında yörüngeye yerleştirilen özel bir uydu, yalnızca yangınları tespit ve takip etmek için tasarlandı. Uydu, milyonlarca kilometreyi kapsayan yörüngesiyle aktif yangınları ve önceki yanık alanlarını kızılötesi ışıkla analiz ediyor.
FireSat, kar amacı gütmeyen Earth Fire Alliance (EFA) adlı bir koalisyon tarafından yürütülüyor. Ortakları arasında Muon Space (uydu üretimi), Google (yapay zekâ analizi), Gordon and Betty Moore Vakfı ve Çevre Savunma Fonu yer alıyor.
Bu boşluğu doldurmak isteyen çok sayıda girişim sahneye çıktı. ABD Yangın İdaresi’nin eski başkanı Lori Moore-Merrell’e göre, 2023’ten bu yana dünya çapında 100’den fazla yeni yangın teknolojisi geliştirildi.Yapay zeka destekli duman algılayıcı direkler, sürü halinde çalışan askeri düzeyde dronlar, yıldırım izleme sistemleri... Hepsi, giderek daha sık yaşanan ve daha yıkıcı hale gelen yangınlarla savaşta kullanılıyor.
Atlantic Council kıdemli araştırmacısı Dan Hart, “Bu adeta bir savaş. Bir düşmanı tespit ediyorsunuz, hareket ediyor ve siz de nasıl müdahale edeceğinizi bulmak zorundasınız,” sözleriyle bu yeni durumu özetliyor.
FireSat: 20 dakikada bir Dünya’yı tarayan sistem
Bu alandaki en dikkat çekici girişimlerden biri ise FireSat. Mart ayında yörüngeye yerleştirilen özel bir uydu, yalnızca yangınları tespit ve takip etmek için tasarlandı. Uydu, milyonlarca kilometreyi kapsayan yörüngesiyle aktif yangınları ve önceki yanık alanlarını kızılötesi ışıkla analiz ediyor.
FireSat, kar amacı gütmeyen Earth Fire Alliance (EFA) adlı bir koalisyon tarafından yürütülüyor. Ortakları arasında Muon Space (uydu üretimi), Google (yapay zekâ analizi), Gordon and Betty Moore Vakfı ve ÇevreSavunma Fonu yer alıyor.
Hedef, 2030’a kadar yörüngede 50 uyduya ulaşarak tüm dünyayı 20 dakikada bir tarayabilmek.İlk test görüntülerinden biri, 23 Haziran’da Oregon’un Medford kenti dışında çıkan küçük bir yangını ortaya koydu. Yerdekilerce fark edilen bu yangını, başka hiçbir uydu sistemi tespit edememişti.
Gerçek zamanlı karar alma sürecine katkı
Kaliforniya Orman ve Yangın Koruma Teşkilatı’ndan (CAL FIRE) Phillip SeLegue’a göre, “Bu uydular yangının sınırlarını anlık olarak belirlememizi sağlayacak. Alanda çalışan ekiplerin yönlendirilmesi açısından devrim niteliğinde.”
EFA’nın operasyon lideri Sean Triplett da bu verilerin geçmişteki yangın modellemelerini geliştirmek ve ekiplerin hangi bölgeye konuşlanması gerektiğini anlamaları açısından hayati olduğunu söylüyor.
Ancak teknolojinin kendisi kadar, sahada kullanılabilirliği de büyük önem taşıyor. San Bernardino İlçesi İtfaiye Şefi Dan Munsey konugla ilgili yaptığı açıklamada “Bizim bir teknoloji krizimiz yok, teknoloji kullanım krizi yaşıyoruz. Bu sistemler var ama benimsenmiyor ya da sadece belli kurumlarca sınırlı şekilde kullanılıyor.” diyor.
Bu tabloyu değiştirmek için siyasi adımlar da atılıyor. ABD Başkanı Donald Trump, haziran ayında yeni teknolojilerin yangınla mücadelede kullanımını teşvik eden bir kararname imzalamıştı. Ayrıca Senato’da, yenilikçi yangın teknolojilerinin hızlıca benimsenmesini öngören iki partili bir yasa tasarısı da gündemde.
NASA uzmanı McCarty ise genel durumu şöyle özetliyor:
“Yangınlar yıllarca sadece Kaliforniya’nın ya da Colorado’nun sorunu olarak görüldü. Ama artık New Jersey, Kuzey Carolina, Tennessee gibi eyaletlerde de büyük yangınlar çıkıyor. Bu bir ülke sorunu. Ve artık hızla yetişmemiz gerekiyor.”
Kaynak: Gazete Oksijen
Anketlere göre İngiltere’nin 1. partisinin lideri: Farage taksiyi gazeteciye ödetmiş
İngiltere Başbakanı Starmer, “Farage’ın tüm partisi bir taksiye sığar, onu bile yönetemiyor” demişti. Bir gazetecinin anlattığına göre Reform Partisi lideri taksiye para vermeyi de sevmiyor
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
İngiltere’de Brexit’in mimarlarından Nigel Farage’ın liderlik ettiği göçmen karşıtı ve aşırı sağcı Reform Partisi anketlerde birinci sırada. Ancak partinin lideri garip haberlere konu olmaya devam ediyor.
Birkaç ay önce İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Farage’ın “tek bir taksiye sığdırabileceği bir partiye bile liderlik edemediğini” söylemişti. Reform milletvekili ve genel başkanının taksilere ödeme yapmaktan da çok memnun olmadığı anlaşıyor.
'Neden kendi şoförü yok?'
Times Radio’ya konuk olan gazeteci Janet Street-Porter, Farage ile Lordlar Kamarası üyesi Evgeny Lebedev’in Londra’daki evinde bir araya geldiğinde yaşadıklarını anlattı. Street-Porter gitmeye hazırlanırken Farage gelip “Charing Cross’a bir taksi paylaşabilir miyiz?” diye sormuş. Gazeteci de isteksiz şekilde kabul etmiş. Aklında tek soru: neden bu kadar önemli bir siyasetçi ve eski iş insanının kendi şoförü yok?
Daha da ilginci bırakın taksiyi ödemeyi, Farage taksi ücretini bölüşmeyi bile teklif etmemiş; gazeteci Street-Porter’a ödetmiş: “Tabii ki böyle bir şeyi gündeme bile getirmedi. Bu her şeyi anlatmıyor mu?”
Kaynak: Gazete Oksijen
Kamboçya, Trump’ı Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterecek
Kamboçya, Tayland ile ateşkesin sağlanmasına yardım ettiği gerekçesiyle ABD Başkanı Donald Trump'ı Nobel Barış Ödülü'ne aday göstermeyi planladığını açıkladı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Kamboçya Başbakan Yardımcısı Sun Chanthol, Tayland ile yaşanan sınır çatışmalarının sona erdirilmesi için sağlanan ateşkes anlaşmasına katkısı nedeniyle ABD Başkanı Donald Trump'ı Nobel Barış Ödülü'ne aday göstermeyi planladıklarını duyurdu.
Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin haberine göre, Sun, basın mensuplarına verdiği demeçte, Trump'ın aracılığı olmadan Tayland ile yaşanan sınır çatışmalarını sonlandıran bir anlaşmaya varmanın zor olacağını belirtti.
Trump'ın ismini ödülü veren Norveç Nobel Komitesine resmi olarak sunmayı planladığını vurgulayan Sun, "Trump sadece Kamboçya için yaptığı çalışmalar nedeniyle değil başka yerlerdeki girişimleri için de Nobel'i hak ediyor." ifadesini kullandı.
Pakistan da Hindistan ile yaşanan son krizde üstlendiği "diplomatik rol ve liderlik" dolayısıyla ABD Başkanı Trump'ı 2026 Nobel Barış Ödülü'ne aday göstermişti.
Tayland ile Kamboçya arasındaki sınır gerilimi
Güneydoğu Asya bölgesinde yer alan ve 817 kilometrelik sınır telleriyle ayrılan Tayland ile Kamboçya, uzun süredir toprak anlaşmazlığı yaşıyor.
Tayland ile Kamboçya arasındaki sınır anlaşmasının ihlal edilmesi üzerine 28 Mayıs'ta bölgede kısa süreli çatışma yaşanmış, iki ülkenin ordusu, sorunun barışçıl yolla çözüme kavuşturulması konusunda anlaşmaya varmıştı.
ABD Başkanı Donald Trump, Truth Social hesabından 26 Temmuz'da yaptığı paylaşımda, taraflarla görüştüğünü, her iki ülkenin de derhal bir araya gelerek ateşkes ve nihayetinde barış için çalışmaya karar verdiğini belirtmişti.
Kamboçya Başbakanı Hun Manet ve Tayland Başbakan Vekili Phumtham Wechayachai, sınırlarında yaşadıkları gerilimle ilgili Malezya'nın arabuluculuğunda başkent Kuala Lumpur'da bir araya gelmişti.
Malezya Başbakanı Enver İbrahim, ateşkes görüşmelerinin ardından tarafların "acil ve koşulsuz" ateşkesin devreye girmesi konusunda anlaşmaya vardığını açıklamıştı.
Kaynak: AA
Olağanüstü hal ilan edildi: New York sele teslim
Şiddetli yağışların etkili olduğu ABD'nin doğu kıyısında, New York ve New Jersey'de olağanüstü hal ilan edildi; yetkililer, sel ve su baskınlarına karşı halkı dikkatli olmaya çağırıyor
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD’nin doğu kıyısında etkili olan şiddetli fırtına nedeniyle New York ve New Jersey eyaletlerinde olağanüstü hal ilan edildi. New York’tan Washington DC’ye kadar uzanan bölgede yoğun yağışlar ve ani su baskınları etkisini sürdürüyor.
Meteoroloji yetkilileri, bazı bölgelerde yağış hızının saatte 7,5 santimetreye kadar ulaşabileceğini, yer yer ise toplamda 13 ila 20 santimetre arasında yağış görülebileceğini öngörüyor.
New York kent yetkilileri, yoğun yağışların bazı cadde ve sokakları, metro hatlarını ve bodrum katlarını su altında bırakabileceği uyarısında bulundu. Özellikle bodrum katlarında yaşayanlardan üst katlara geçmeleri istendi. Kent genelinde Perşembe öğleden itibaren Cuma öğle saatlerine kadar zorunlu olmadıkça seyahat edilmemesi tavsiye edildi.
Öte yandan Long Island banliyösüne ulaşım sağlayan banliyö tren hattı, en yoğun saatlerdeki seferlerini geçici olarak durdurdu. Ulaşımda yaşanan aksamaların gün boyunca sürebileceği ifade ediliyor.
16 ay sonra Ruslara geçen Chasiv Yar haritadan silindi
Doğu Ukrayna’da 16 ay süren çatışmaların ardından Rusya, Chasiv Yar’ın kontrolünü aldığını iddia etti. Ukrayna kaynakları iddiayı reddetse de Reuters'ın izlediği görüntüler Moskova’nın lehine
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Rusya Savunma Bakanlığı, yaklaşık 16 aydır süren çatışmaların ardından Ukrayna’nın doğusundaki Chasiv Yar kasabasını ele geçirdiklerini açıkladı. Bakanlık, perşembe günü yayımladığı kısa açıklamada, kasabanın “özgürleştirildiğini” belirtti. 483 gün süren çatışmalar, bölgeyi Ukrayna’daki en uzun soluklu savaş alanlarından biri oldu. Bu süre, Marinka’da 616 gün ve Pervomaiske’de 545 gün süren çatışmaların ardından, söz konusu bölgeyi Ukrayna’daki en uzun süren üçüncü muharebe sahası olarak kayıtlara geçirdi.
Ukrayna ordusu sözcüsü ise Rusya’nın bu iddiasını “propaganda” olarak niteledi. Ancak Reuters tarafından doğrulanan bir videoda, Rus paraşütçü birliğine ait bir sancak ile Rus bayrağının, harabeye dönmüş kasabanın kalıntıları üzerinde dalgalandırıldığı görüldü.
Pokrovsk üzerinde baskı artıyor
Rus birlikleri, Chasiv Yar’ın yaklaşık 60 kilometre güneybatısında bulunan Pokrovsk kentine yönelik baskıyı da artırmış durumda. Öte yandan, 3,5 yıldır süren savaşta ateşkese dair görüşmelerde kayda değer bir ilerleme sağlanamaması, ABD Başkanı Donald Trump’ın gelecek haftadan itibaren Rusya’ya ve onun ihracatını satın alan ülkelere yönelik yeni yaptırımlar uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
'İlerleme yavaş olacak'
Finlandiya merkezli Black Bird Group’un kurucularından askeri analist Emil Kastehelmi, Reuters’a yaptığı değerlendirmede, Chasiv Yar çevresinde çatışmaların hâlen sürüyor olabileceğini söyledi.
Kastehelmi, kasabanın coğrafi yapısının savunma için elverişli olduğunu; ormanlık alanlar, su yolları, tepeler ve çeşitli binaların, Ukrayna’nın bir yılı aşkın süredir direnişini sürdürmesini sağladığını ifade etti.
“Şehir doğrulanmış biçimde düşmüş olsa bile, Rusya’nın buradan sonraki ilerleyişi yine de yavaş olacaktır,” diyen Kastehelmi, bu durumun yine de Ukrayna için zorlu bir tablo yarattığını belirtti.
Kostiantynivka’ya giden yol açılıyor
Kastehelmi’ye göre Chasiv Yar’ın düşmesi, Rusya’nın Kostiantynivka’ya yaklaşmasını kolaylaştıracak:
'Ruslar artık bu kente farklı yönlerden ilerliyor. Bölgedeki lojistik de etkilenecek; çünkü Rus drone ekipleri cepheye daha da yakın konuşlanabilecek'
Savaş nisan 2024'de başladı, kasaba yerle bir oldu
Chasiv Yar’a yönelik saldırılar geçen yıl nisan ayında, Rus paraşütçü birliklerinin kasabanın doğu sınırına ulaşmasıyla başlamıştı. O dönemde Rus devlet medyası, Rus askerlerinin kasaba içindeki Ukraynalı birlikleri telefonla arayarak teslim olmalarını ya da güdümlü hava bombalarıyla yok edileceklerini söylediklerini aktarmıştı.
Savaş öncesinde 12 binden fazla kişinin yaşadığı kasaba, betonarme ürünler ve tuğla yapımında kullanılan kil üretimiyle biliniyordu. Şimdi neredeyse tamamen yıkılmış durumda. Kasaba, 2023 yılında Rusya’nın ele geçirdiği Bakhmut’un hemen batısında yer alıyor.
Fransa'da Filistin bayrağı açan iki gence gözaltı
Fransa Bisiklet Turu’nun (Tour de France) son etabında seyirci kanadından Filistin bayrağı açan iki Fransız genç darp edilerek gözaltına alındı. Polisin gençlere karşı saldırgan tutumu dikkat çekerken ikili, karakolda karşılaştıkları ırkçı söylemleri anlattı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Fransa Bisiklet Turu’nun (Tour de France) 27 Temmuz’da Paris’te gerçekleşen final etabında, iki Fransız genç seyirci kanadında Filistin bayrağı açtıkları nedeniyle polis tarafından darp edilerek gözaltına alındı ve haklarında zorunlu “vatandaşlık eğitimi” programına katılmaları istendi.
Olay, Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, Fransa'nın Filistin'i devlet olarak tanıyacağını açıklamasından iki gün sonra başkent Paris'te gerçekleşti.
Gözaltı anını kaydeden ikilinin, videoda kaba kuvvet kullanılarak polis tarafından alıkoyulduğu ve tehditlere uğradığı görülüyor.
Gençler, 22 saat boyunca gözaltında tutulduklarını ve karakolda ırkçı söylemlerle karşılaştıklarını anlattı.
Fransa Bisiklet Turu’nun final etabında, bisikletçiler Paris sokaklarından geçerken seyirci kanadında bir kız ve bir erkek olmak üzere iki genç Filistin bayrağı açtı.
Gençler, Filistin bayrağını seyirci kanadının limitini belirleyen bandın üzerine astılar.
Aynı şekilde yolun karşısında da bir ABD bayrağının asılı olması dikkat çekti.
Fransız haber ajansı L’Humanité’ye konuşan genç kız, bayrak önlerinde seyirci kanadında beklerken, polislerin Filistin bayrağını gördükleri an telsizden anons geçmeye başladıklarını söyledi.
Dakikalar sonra ise iki polis memuru gençlere yaklaştı. Aralarından biri bayrağı kaldırmaları gerektiğini söyleyince gençlerin, olay anında “Önce konuşabilir miyiz?” dediği ve “Hayır, olmaz” cevabını aldığı videoda görüldü.
Gençler bayrağı kaldırmayı reddedince polis memurlarından biri bayrağı yırtarak çekti, diğeri ise gençlerin üzerine atladı.
“Filistin bayrağı asmaya bile hakkımız yok mu?”
Gençlerden biri polis tarafından yere yatırılırken, “Sadece Filistin bayrağı asmaya bile hakkımız yok! Bakın, orada ABD bayrağı var, onu da gördünüz mü?” şeklinde tepki gösterdi. Polis ise gence, “Eğer bir daha hareket edersen seni paramparça ederim! Anladın mı?” diyerek olayı kaydettiği telefonunu elinden aldı.
Diğer genç ise aynı şekilde darp edilerek ters kelepçeyle karakola götürüldü.
Gençlerden biri, karakola vardıklarında, onları getiren polislerin karakoldakilere gözaltına alınma sebeplerini yüksek sesle anlatmaya başladığını ve hep birlikte Filistin’den bahsederek gençlere küfür ettiğini belirtti.
22 saat gözaltında tutulan gençler hakkında 2 günlük zorunlu “vatandaşlık eğitimi” programına katılmaları istendi.
Gençler, izinleri olmadan fotoğraflarının çekildiğini ve parmak izi ve DNA örneklerinin aldığını belirterek polisin kendilerine göstermeden gözaltı tutanaklarını imzalattırdığını söyledi.
Kameralara konuşan genç kız, olayın Fransa'da ifade özgürlüğünü ve bütün bireysel özgürlüklerin korunmasını tartışmaya açtığını söyleyerek, "Bir spor müsabakasında sadece bir Filistin bayrağı açtığınız için bile tutuklanabiliyorsunuz" dedi.
Diğer genç ise, "Benim yetkililere bir sorum var. Filistin'i tanıdınız, hangi bayrakla o zaman? Eğer Filistin bayrağını sergileme hakkımız bile yoksa" şeklinde konuştu.
İşgal ekonomisinden soykırım ekonomisine': Gazze'de İsrail'e destek sağlayan sektör devleri mercek altında
Birleşmiş Milletler raporu, İsrail’in Gazze saldırılarında kullandığı ileri teknoloji silah sistemleri ve dijital gözetim altyapısının ardında, Lockheed Martin’den Maersk’e, Microsoft’tan Google’a kadar çok uluslu şirketlerin derin iş birliğini ve finans sektörünün dev yatırımlarını detaylandırıyor
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Gazze’de kalan dört yardım dağıtım noktasında her gün benzer sahneler yaşanıyor: 40 dereceyi aşan sıcaklıkta saatlerce sırada bekleyen binlerce aç insan, yalnızca dakikalar içinde tükenen un çuvalları için umutla bekliyor. Ancak bu manzaranın ardında doğrudan bir gıda kıtlığından çok daha karmaşık bir durum yatıyor.
Dünya Gıda Programı'nın (WFP) verilerine göre, tonlarca gıda yardımı sevkiyata hazır halde bekletiliyor. Fakat yardımların büyük kısmı aylardır devam eden İsrail ablukası nedeniyle ihtiyaç sahiplerine ulaşamıyor.
Aralarında Uluslararası Af Örgütü ve Oxfam’ın da bulunduğu 100’ü aşkın insani yardım kuruluşu, yardım erişiminin engellenmesinin “kaos, açlık ve ölümlere” yol açtığını ifade ediyor. Geçtiğimiz hafta sonu İsrail’in bazı yardım konvoylarının geçişine izin vermesi ise bu gruplarca yetersiz ve gecikmiş bir adım olarak değerlendiriliyor. Gazze’de her üç kişiden birinin günlerdir yemek yemediği, onlarcasının ise yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybettiği bildiriliyor.
Gıdaya ambargo, İsrail silahlarına izin
İngiltere merkezli The Guardian gazetesinde Filistin Özel Röportörü Francesca Albanase'in yayınladığı "İşgal ekonomisinden soykırım ekonomisine" başlıklı yeni raporu değerlendiren gazeteci ve siyasi analist Katrina vanden Heuvel, raporu “sarsıcı ve gecikmiş bir yüzleşme çağrısı” olarak nitelendirdi. Heuvel, Batılı devletlerin Gazze’deki çatışmalara ve sivil kayıplara karşı sessizliğini “tarihsel bir ahlaki sınav” olarak tanımlayarak, "Bu sessizlik yalnızca siyasi değil, aynı zamanda insani sorumluluktan da kaçıştır" ifadelerini kullandı.
Birleşmiş Milletler raportörü Francesca Albanese’nin hazırladığı raporun en dikkat çeken bölümlerinden biri, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri operasyonlara destek sağlayan şirket ağını mercek altına alıyor. Rapora göre, askeri-endüstriyel kompleks, İsrail devletinin ekonomik omurgasını oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda işgalin sürdürülmesinde aktif rol oynuyor.
İsrail’in silah tedarikinde kritik rol oynayan iki yerli şirket olan Elbit Systems ve Israel Aerospace Industries (IAI), 2023 sonrası dönemde orduyla iş birliğini derinleştirerek, savunma bakanlığına entegre ekipler göndermeye başladı. Elbit, 2024’te İsrail Savunma Ödülü’ne layık görüldü. Her iki şirket de İsrail’in içeride silah tedarikini sağlarken, aynı zamanda teknoloji ihracatıyla uluslararası askeri ittifakları da pekiştiriyor.
Lockheed Martin, MIT, Maersk gibi sektör devleri listede
Rapora göre, İsrail’in ABD liderliğindeki F-35 savaş uçağı programı kapsamında edindiği uçaklar, Gazze’deki yoğun bombardımanların merkezinde yer alıyor. Lockheed Martin tarafından üretilen bu jetler, İsrail’in askeri gücünü küresel ortaklarla birlikte inşa etmesini sağlıyor. F-35’ler, 2025 yılı itibarıyla “beast mode” adı verilen tam silahlı konfigürasyonla Gazze üzerinde uçmaya başladı. Lockheed Martin’e ait F-16 ve F-35 uçaklarının taşıdığı bombalar, yalnızca Ekim 2023 sonrası dönemde yaklaşık 85 bin tonluk hava saldırısı kapasitesine ulaştı. Bu saldırılarda 179 binden fazla Filistinlinin öldüğü veya yaralandığı tahmin ediliyor.
Silahlı insansız hava araçları (SİHA’lar), çok rotorlu drone sistemleri ve hedef tespit teknolojileri de aynı sistemin parçası. Bu araçların büyük kısmı Elbit Systems ve IAI tarafından geliştiriliyor. Raporda, bu şirketlerin MIT gibi ABD merkezli üniversitelerle yaptığı iş birlikleri sayesinde, İsrail drone sistemlerinin yapay zeka ile hedef seçme ve “sürü” taktiğiyle saldırma yetenekleri kazandığına dikkat çekiliyor.
Silah tedarik zinciri yalnızca üretici firmalardan ibaret değil. Rapora göre, Japonya merkezli FANUC Corporation, Elbit, IAI ve Lockheed Martin gibi şirketlerin üretim hatlarında kullanılan robotik sistemleri sağlarken; Danimarkalı deniz taşımacılığı devi A.P. Moller – Maersk gibi şirketler, bu silah ve bileşenlerin dünya çapında sevkiyatını sürdürüyor.
Amazon, Google, Microsoft, HP: Teknoloji devlerinin İsrail ortaklığı
Francesca Albanese’nin raporuna göre, İsrail’in Gazze’deki saldırıları sadece silahlarla değil, gelişmiş dijital gözetim ve veri teknolojileriyle de destekleniyor. Microsoft, Google (Alphabet), Amazon, IBM, HP ve Palantir gibi büyük teknoloji şirketleri, İsrail’in Filistinlileri izleme, hedef belirleme ve askeri operasyonlarını yönetme kapasitesini artırıyor.
Özellikle Microsoft, İsrail’de kurduğu Ar-Ge merkezleri ve askeri sistemlere entegre yazılımlarla, güvenlik altyapısının önemli bir parçası haline geldi. Amazon ve Google, İsrail Savunma Bakanlığı için 1,2 milyar dolarlık “Project Nimbus” bulut bilişim projesini yürütüyor. Ekim 2023’te İsrail’in askeri ağları çöktüğünde, bu sistemler kritik destek sağladı.
Palantir, hedefleme ve savaş alanı verilerini işleyen yapay zekâ platformlarıyla İsrail ordusuna destek verirken, CEO’sunun Gazze’de öldürülenlerin çoğunun “terörist” olduğu açıklaması tartışmalara yol açtı. IBM, Filistinlilerin biyometrik verilerinin toplandığı devlet veri tabanlarını işletiyor. HP ve HPE ise İsrail’in cezaevi ve sınır sistemlerine altyapı sağlıyor.
Rapor, bu şirketlerin teknolojilerinin sadece gözetim değil, insansız hava araçlarının yönetimi ve yapay zekâ destekli hedef seçimi gibi doğrudan askeri işlevlere de hizmet ettiğini vurguluyor. İsrailli bir subay, “Bulut teknolojisi tam anlamıyla bir silah” diyerek, Google ve Microsoft’un sağladığı altyapının savaş gücündeki önemine dikkat çekti.
Finans sektöründen soykırıma milyarlarca dolar
İsrail’in askeri bütçesi son yıllarda hızla artarken, BNP Paribas ve Barclays gibi büyük uluslararası bankalar, bu büyüyen bütçeyi desteklemek için İsrail devlet tahvillerini üstleniyor.
BlackRock, Vanguard ve PIMCO gibi dev varlık yönetim şirketleri ise İsrail’in işgalde kullandığı Palantir, Microsoft, Lockheed Martin ve Elbit Systems gibi silah ve teknoloji firmalarına milyarlarca dolarlık yatırım yapıyor.
Bunun yanında, Allianz ve AXA gibi büyük sigorta şirketleri de bu şirketlerin hisselerine ve tahvillerine önemli miktarda sermaye sağlıyor.
Kaynak: Gazete Oksijen


Yorumlar