top of page

18

  • Yazarın fotoğrafı: mutlunecmettin
    mutlunecmettin
  • 18 Tem
  • 32 dakikada okunur

Beyaz Saray: Rusya 50 gün içinde anlaşmaya varmazsa ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalacak

Beyaz Saray Sözcüsü Leavitt, Başkan Trump’ın Rusya’ya verdiği süreyle ilgili soruya, "50 gün içinde ateşkes veya barış anlaşması imzalanmaz ve Rusya meşru bir ateşkesi kabul etmeyi reddederse, çok ağır gümrük vergileri ve ayrıca ikincil yaptırımlarla karşı karşıya kalacak" yanıtını verdi

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Beyaz Saray, Rusya’nın Ukrayna’da 50 gün içinde ateşkes anlaşmasına varmaması durumunda “çok ağır gümrük vergisi ve ek yaptırımlarla” karşı karşıya kalacağı uyarısında bulundu. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, günlük basın toplantısında konuştu. Başkan Donald Trump’ın Rusya’ya verdiği süre hakkındaki bir soruya Leavitt, “Başkan'ın açıkça belirttiği gibi, 50 gün içinde bir ateşkes veya barış anlaşması imzalanmaz ve Rusya meşru bir ateşkesi kabul etmeyi reddederse, çok ağır gümrük vergileri ve ayrıca ikincil yaptırımlarla karşı karşıya kalacak” dedi.

Leavitt, Rusya'dan petrol satın alan ülkelere de yaptırım uygulanacağını belirterek, “Elbette bu da Rusya ekonomisine büyük zarar verecek” diye konuştu. Trump’ın Ukrayna’daki savaşın diplomatik bir çözümle sona ermesini istediğini tekrarlayan Leavitt, Trump yönetiminin, “çok uzaktaki bu savaşı çözmek için çok zaman harcadığını” belirtti.

“Başkan, Suriye'nin barışçıl ve müreffeh bir ülkeye dönüşme yolunu hala destekliyor”

İsrail’in Suriye’ye saldırıları üzerine Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’yı hala destekleyip desteklemediği sorusuna da Leavitt, “Başkan, Suriye'nin barışçıl ve müreffeh bir ülkeye dönüşme yolunu hala destekliyor” diye cevap verdi. Leavitt, ABD’nin taraflar arasındaki çatışmaları yatıştırmayı başardığını ve durumu çok aktif bir şekilde izlemeye devam ettiğini belirterek, “Başkan Suriye'ye uygulanan yaptırımların kaldırılmasıyla, onlara gerçek bir şans veriyor ve bunu sonuna kadar götürmek istiyor” ifadelerini kullandı.

"İsraillilerin Gazze'deki Katolik Kilisesi'ni vurmasının bir hata olduğu söylendi”

İsrail ordusunun Gazze’de bir Katolik kilisesi'ne yönelik saldırısı sonucu 3 kişinin ölmesi ve 10 kişinin yaralanması ile ilgili bir soruya da Leavitt, Trump’ın buna “olumlu bir tepki vermediğini” söyledi. Leavitt, “Trump, Başbakan Binyamin Netanyahu'yu bu sabah Gazze'deki o kiliseye yapılan saldırılarla ilgili olarak aradı ve Netanyahu bir açıklama yapmayı kabul etti, İsraillilerin o Katolik Kilisesi'ni vurmasının bir hata olduğu söylendi” ifadelerini kullandı.

“Trump, Epstein dosyaları konusunda verdiği sözleri yerine getirdi"

ABD'de, kız çocuklarına cinsel istismar ve fuhuş ağı oluşturma suçlamalarıyla yargılanırken hapiste ölü bulunan milyarder Jeffrey Epstein dosyaları hakkındaki bir soruya da Leavitt, Demokratların yönetimdeyken bu konuda hiç bir şey yapılmadığını anlattı. Leavitt, Trump’ın Epstein dosyaları konusunda yeterince şeffaf olduğunu savunarak, “Amerikan halkına verdiği sözleri yerine getirdi, ancak ana akım medyasındaki Demokratların bunu Amerikan halkının önemsediği en önemli hikayeymiş gibi ele almasını istemiyor.” dedi. Eski Başkan Joe Biden’in görevi devredeceği gün çıkardığı Başkanlık aflarında otomatik kalemin kullanıldığı iddialarıyla ilgili Beyaz Saray’da soruşturma açıldığı bilgisini paylaşan Leavitt, “Amerikan halkı, gösteriyi kimin yönettiğine dair yanıtlar almak istiyor, çünkü burada alınan kararlar ülkemizi gerçekten mahvetti ve bunun sonuna kadar gitmeyi hak ediyoruz” diye konuştu.

Trump'ın sağlık durumu

Leavitt, toplantıda ayrıca son zamanlarda spekülasyonlara neden olan Trump’ın elindeki morarma ve bacaklarındaki şişme hakkında da bilgi vererek, başkanda yapılan kapsamlı muayene sonucu özellikle ayaklarında 70 yaş üstü bireylerde yaygın bir durum olan kronik venoz yetmezliği tespit edildiğini söyledi. Trump’ın ellerindeki morlukların da el sıkışmaktan dolayı olduğunu belirten Leavitt, bunların dışında bütün laboratuvar testlerinin normal çıktığını ve Başkan'ın sağlık durumunun mükemmel olduğunu kaydetti. Leavitt, Trump’ın ayağındaki şişmenin de kendisine rahatsızlık vermediğini ve çalışmaya devam ettiğini söyledi.

Kaynak: AA


İsrail ateşkesi ihlal etti, Süveyda'ya hava saldırısı düzenledi

Suriye'nin güneyindeki Süveyda ilçesi, İsrail hava saldırılarının hedefi oldu. Saldırı, yeni sağlanan ateşkese rağmen gerçekleşti

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Suriye devlet haber ajansı SANA'nın aktardığına göre, İsrail savaş uçakları Suriye'nin güneyinde yer alan Süveyda kenti çevresine hava saldırısı düzenledi.

Saldırılar, Dürzi silahlı grupları, Bedevi kabileleri ve Suriye hükümet güçleri arasında dört gün süren ve yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği çatışmaların ardından varılan yeni ateşkes anlaşmasına rağmen gerçekleşti.

Ne olmuştu?

Suriye'nin güneyinde, önceki gün Dürziler ile Arap aşiretleri arasında başlayan Şam’a bağlı güçlerin müdahalesi sonrasında merkezi ordu güçleri ile Dürzi savaşına dönüşen çatışmaların Süveyda ve Dera bölgelerinde ateşkese rağmen şiddetlenerek sürdü. Buna göre, tank ve ağır silah desteğinde Süveyda kent merkezine giren Şam silahlı güçleri İsrail savaş uçakları tarafından vurulmaya başlandı. İsrail savaş uçakları, birçok cephede tank ve ağır silahlarla hareket halindeki merkezi ordu güçlerini bombaladı. İsrail’le işbirliği yaptıkları gerekçesiyle başta başkent Şam olmak üzere ülke genelinde Dürzilerin kontrolündeki bölgelere ekonomik boykot uygulanmaya başlandı. Kuzeydoğu Suriye yönetimi ise bölgeye insani yardım ulaştırmak için harekete geçti.



Azerbaycan ve Ermenistan, Kafkaslar’da Rus etkisini kırmaya çalışıyor

Bakü ve Erivan, 35 yıl boyunca birbirleriyle savaştı. Bugün ise Kafkaslar’da oyun değişiyor. İki taraf yakınlaşma arayışında. Putin karşısında geri adım atmayan Aliyev ve darbe tehdidinin gölgesinde görevini sürdürmeye çalışan Paşinyan, Moskova’nın bölgedeki etkisini azaltacak adımlar atıyor

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Hakan Aksay

Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaş 1988’de başlayıp 2023’e kadar, tam 35 yıl sürmüştü.Birinci Karabağ Savaşı 1994’te Ermenistan’ın Karabağ’ı ve 7 bölgeyi işgal etmesiyle tamamlanmıştı. Sonraki uzun ve sonuçsuz uluslararası diplomasi yıllarında, Bakü Moskova’nın da Batılı başkentlerin de sorunu çözemeyeceğini anladıkça ekonomisini ve askerî potansiyelini güçlendirmeye ağırlık verdi. 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan, işgal altındaki topraklarının büyük bölümünü geri aldı. Tarafların anlaşmalarına arabuluculuk yapan Moskova, Karabağ’a yaklaşık 2 bin asker gönderdi. 19 Eylül 2023’teki tek günlük operasyon (veya Üçüncü Karabağ Savaşı) ile Azerbaycan kaybettiği tüm bölgeleri topraklarına katarak son noktayı koydu. Erivan yenilgiyi kabul etti.

Kazanan ve yenilen tarafların ortak tavrıyla Rusya, askerlerini geri çekmek zorunda kaldı. Bakü, geçmişte hep Erivan’ın destekçisi olan Moskova’ya mesafeliydi. 2018’de Batı yanlısı Paşinyan’ın başbakanlığa geldiği Ermenistan ise giderek Rusya’dan uzaklaşmaya başlamıştı.

Paşinyan bu yenilgiyi fırsata dönüştürerek eski ağırlıklardan kurtulmak istiyordu. Tartışmalı Karabağ, Moskova’ya bağımlılık, içeride milliyetçi ve savaşkan siyasi güçlerin baskısı, Türkiye ve Azerbaycan’la gerilim ile bir türlü çözülemeyen ekonomik sorunlar bunlar arasında ön sıradaydı.

Paşinyan yaklaşan darbeden korunmaya çalışıyor

Artık Ankara’ya dönüp “1915 Ermeni soykırımı” diye haykırmak da, “Büyük Ermenistan” hayalini sürekli dillendirmek de Erivan açısından önemli engellerdi. Adım adım bunlardan vazgeçilmesi gerekiyordu.Bu yeni siyasi rota ve “Karabağ’ın kaybedilmesi” ülkedeki muhalefetin, Paşinyan’ın bir an önce devrilmesi mücadelesinde temel birleştirici noktaları oluşturuyordu. Ermenistan’ın eski liderleri Koçaryan ve Sarkisyan’dan Ermeni Apostolik Kilisesi’ne kadar geniş bir cephe Paşinyan’ın karşısındaydı. Bu cephe Moskova’yla iyi ilişkilere sahipti. Üstelik Paşinyan’ın kamuoyu desteği yüzde 10-13 civarına düşmüştü. Ne var ki yoksulluktan ve savaştan yorulan Ermenistan toplumunda muhalefetin sahip olduğu güç bundan bile daha azdı.

Bu şartlarda Ermeni Başbakan ağırlığı dış politikaya ve hem Batı hem de Ankara-Bakü ikilisiyle yakınlaşma çabalarına verdi. İki yıl önce biten Karabağ Savaşı’yla ilgili barış anlaşmasının metni, geçen mart ayında büyük ölçüde şekillendi ve kısa bir gelecekte imzalanması umudu arttı. Bu anlaşmayla Ermenistan-Türkiye sınırları açılacak, ticaret ve ulusal ekonomi canlanacaktı. Ancak zaman daralıyordu ve muhalefet yeni arayışlar içindeydi. Miting ve protestolar sıklaşmıştı.

Nisan 2018’de gerçekleşen “Kadife Devrim”, demokrasi ve insan haklarını başa alıyordu. Ancak iktidarı tehlikeye giren Başbakan Paşinyan son dönemde Batı’nın da sessiz kalmasından yararlanarak muhaliflere yönelik giderek daha sert önlemler alıyordu. Dağınık muhalefeti toparlamak için açıkça siyaset kulvarına giren Ermeni Apostolik Kilisesi’ne karşı baskınlar ve tutuklamalar gündeme geldi. Kilise’nin Paşinyan yönetimine karşı silahlandığı ve iktidar tarafından yeniden yapılandırılacağı açıklandı. Kilise’yi destekleyerek iktidara meydan okuyan Rusya vatandaşı Ermeni milyarder Karapetyan hapse atıldı.

Milliyetçi Taşnaksutyun Partisi üyelerine yönelik ev aramaları ve gözaltılar başlatıldı. Böylelikle “yaklaşan darbe”nin engellenmesi hedefleniyordu. İkinci Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan ve diğer siyasi güçlerin ciddi bir alternatif yaratamadığını gören Karapetyan, hapisten yaptığı açıklamada yeni bir siyasi parti kurarak 7 Haziran 2026’da düzenlenecek olan parlamento seçimlerine katılacağını ilan etti.

Bakü-Moskova hattında yüksek gerilim

Komşu ülkedeki gelişmeleri yakından izleyen Bakü, Paşinyan dışı seçeneklerin bölgedeki gerilimi arttıracağını görüyor. Türkiye ve İsrail ile yakın işbirliği çizgisinden yoluna devam eden Aliyev yönetimi, böylelikle ABD ve Batı cephesiyle geçmişte sorunlu olan ilişkilerini de toparlama fırsatına kavuşacağını hesaplıyor.

Bununla birlikte Bakü-Moskova hattında yakın zamanlara kadar özenli bir diyalog olduğunun altını çizelim. Aliyev ve Putin her zaman dostane ve diplomatik çabalarla geçmişin anlaşmazlıklarını geride bırakarak ticari işbirliğini ve siyasi dostluğu sürdüreceklerini vurguluyordu.

Bu tablo 25 Aralık 2024’te bozuldu. Bu tarihte bir Azerbaycan yolcu uçağı Rusya’ya bağlı Çeçenistan’ın başkenti Grozni’ye inmeye çalışırken Rus Pansir-S füze atışlarına hedef oldu. Uçak Hazar Denizi’ni geçtikten sonra Kazakistan’da düştü, uçaktaki 67 kişiden 38’i öldü. Moskova bunun Ukrayna’nın bölgeye İHA saldırıları sırasında oluşan bir kaza olduğundan dem vurarak olayı örtbas etmeye çalıştı. Ne var ki Azerbaycan yönetiminin tavrı ilk kez oldukça sertti. Kremlin’den açık ve net bir özür beklediklerini ifade eden Aliyev, ayrıca olayın faillerinin cezalandırılmasını ve saldırıdan zarar görenlere tazminat ödenmesini talep etti. Moskova özür dilemeye alışkın değildi. Özellikle de geçmişte kendisine bağlı olan görece küçük bir cumhuriyetin yönetiminden. Talepler karşılanmayınca Bakü yumuşamadı ve gerginlik sürdü. Bu arada Aliyev Moskova’daki 9 Mayıs İkinci Dünya Savaşı’nın 80. yıldönümü etkinliklerine katılmadı.

Bakü-Moskova hattındaki yüksek gerilimin ikinci perdesi 27 Haziran ’da başladı. Rusya’nın Yekaterinburg kentinde Rus güvenlik güçleri Azerbaycan kökenli 50 kadar kişiyi çok sert bir müdahale ile gözaltına aldı. Bu müdahale sırasında iki kişi öldü. Bu baskına gerekçe olarak 2001, 2011-2012 yıllarındaki cinayet ve saldırıların gösterilmesi de Bakü’nün sinirlerini gerdi.

Azerbaycan yönetimi, Rusya ile yapılacak kültürel etkinliklerden ve ziyaretlerden vazgeçtiğini duyurdu. Rus Sputnik Ajansı çalışanlarını ve ülkede yaşayan bir grup Rus’u göstermelik bir şiddet ve aşağılama ile gözaltına aldı. Aliyev’in sözünden çıkmayacak olan resmi TV’lerde Putin’e meydan okuyan ve “Biz artık Moskova’ya bağlı sömürge değiliz, bağımsız ve güçlü bir devletiz” içeriği taşıyan mesajlar yayımlandı.Bu mesajlar meselenin özünü büyük ölçüde ortaya koyuyordu. Ekonomisini güçlendiren, savaşı kazanan Azerbaycan, artık Rusya ile eşit hakka sahip ilişkiler içinde olacağının altını çiziyordu. Ve bunu, daha önce hiçbir eski Sovyet ülkesi yönetiminin yapmadığı kadar sert ifadelerle dile getiriyordu. Kuşkusuz “Bakü örneği”, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Tacikistan başta olmak üzere tüm eski Sovyet coğrafyasında ciddi izler bırakıyordu.


ABD Zengezur’la bölgeye yerleşmek istiyor

Rus Kommersant gazetesi, durumun “SSCB sonrasında Rusya ile Azerbaycan arasındaki tüm zamanların en ciddi krizi” olduğunu yazıyordu. Bu arada birçok Rus yayınında “Bakü’nün bu tavrının arkasında Ankara’nın Kafkasya planlarının olduğu” yorumları yapılıyordu. Bazıları Azerbaycan’da Türkiye (dolayısıyla NATO) askerî üssü kurulmasından endişe ediyordu.

Kremlin yanlısı bir Rus gazeteci, “Eğer Ukrayna’daki savaş yakın zamanda sonuçlanırsa, Moskova’nın son yıllarda ihmal ettiği Kafkasya’ya yönelik yeni ve güçlü adımların gündeme geleceği” umudunu dile getiriyordu.

Medyaya bakmışken geçtiğimiz günlerde The Telegraph tarafından yapılan ilginç saptamayı da ekleyelim: “Ezeli düşmanlar Ermenistan ve Azerbaycan, Rusya’yı Güney Kafkasya’dan çıkarmak için güç birliği yapıyor.” Bu bağlamda Aliyev ve Paşinyan’ın 10 Temmuz’da Abu Dabi’de ilk kez hiçbir arabulucu olmadan buluşmasının ve 5 saati aşkın bir görüşme yapmasının önemine dikkat çekiliyordu.

Bölge uzmanları, bu koşullarda Azerbaycan, Nahçıvan ve Türkiye’yi birbirine bağlayacak olan Zengezur Koridoru’nun açılmasının giderek daha gerçekçi bir hedef olduğunu vurguluyor.

Bu ihtimal Moskova ve Tahran’da kaygı yaratıyor. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Zengezur Koridoru’nun 100 yıllığına bir Amerikan özel şirketi tarafından kiralanmasını önermesi ile kaygılar daha da güçlendi.

Anlaşılan Kafkasya’daki önemli değişiklikler devam edecek. Bu durum ilgili tüm taraflar için hem yeni fırsatlar hem de yeni riskler yaratabilecek bir potansiyel taşıyor. 


Politbüro’ Biden’ı nasıl halktan sakladı?

ABD’de çıkan ‘Original Sin’ (İlk Günah) isimli kitapta ABD seçim yarışından son anda çekilen eski başkan Joe Biden’ın sağlık durumunu halktan gizlemek için yakın çevresinin ve eşinin ‘Politbüro’ adında bir oluşum kurduğu anlatılıyor

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Gazeteci Jake Tapper ve Alex Thompson’ın kaleme aldığı kitaba göre, Biden’ın fiziksel sağlığı 2023–2024’te ciddi gerileme gösterdi. Doktoru Dr. Kevin O’Connor, “Başka kötü bir düşme olursa, tekerlekli sandalyeye geçmek gerekebilir” uyarısında bulundu. Ancak bu kurmayları tarafından ‘kabul edilemez’ bulundu. Onun yerine kendisine yakın yürüyüp düşmesini engelleyecek yardımcıların eşlik etmesine karar verildi. Kamera çekimleri sırasında sürekli kısa yollardan yürütüldü.

Biden’ın zihni o kadar bulanıktı ki halkla bir araya geldiğinde neredeyse ne dediği hiç anlaşılamıyordu. Saatler süren bir halk buluşmasını kayda alan ekip bu görüşmeden birkaç dakikalık bir video bile yayınlayamadı. Çünkü Biden feci durumdaydı. 

Kitabın en çarpıcı anekdotu Haziran 2024’te bir bağış toplama etkinliğinde Biden’ın George Clooney ile karşılaşmasına dair. Biden yakın bir dostluk kurduğu Clooney’i uzun süre tanımadı. Clooney bu durumdan etkilenerek birkaç hafta sonra New York Times’a bir makale yazarak eski dostuna çekilmesi gerektiği uyarısında bulunmak zorunda hissetti. 

‘Elit beşli’ ülkeyi gizlice yönetti

Biden ülkeyi yönetemeyecek haldeydi ancak bunun halktan gizlenmesi gerekiyordu. Bu nedenle ‘Politbüro’ olarak adlandırılan elit beşli, eşi Jill, iç politika danışmanı Bruce Reed, baş stratejist Mike Donilon, yasama işleri uzmanı Steve Ricchetti ve genel sekreter Ron Klain’den oluşuyordu. Kitapta görüşüne başvurulan bir kişi bu durumu “Ülkeyi beş kişi yönetiyordu ve Joe Biden en iyi ihtimalle yönetim kurulunun kıdemli bir üyesiydi” diye yorumladı. Zaman geçtikçe ve Biden’ın davranışları hakkında endişelenenlerin sayısı arttıkça, soranlara her şeyin yolunda olduğu söyleniyordu. Bu dönemde Biden’a düzenli erişimi olmayan bir personel, onu şahsen gördüklerinde “şoke olduklarını, ancak etrafındaki diğer insanlar öyle görünmediğinden hiçbir şey söylemediklerini” anlattı.

Biden’ın semptomlarını basından, halktan ve üst düzey Demokratlardan gizlemek için bir komplo mu vardı? Yazarlar, ‘evet’ sonucuna varıyor. Bu nedenle kitaba da adını veren durumu “2024 seçimlerinin ilk günahı” olarak nitelendiriyorlar. Yazarlara göre Biden’ın ailesi ve yakın çevresinin seçtiği yol, “Amerikan halkını manipüle etmek” ile eşdeğerdi. 

Clooney fişi çekti

Clooney, Biden’ın zayıf görünümünden şok oldu. Yazarların aktardığına göre, Clooney, Biden’ın “yardımcısının kolundan tutarak” küçük adımlarla odaya girerken “Vay canına” diye düşündü. Kitap, bu acı verici anı ayrıntılı olarak anlatıyor:

“George’u tanırsınız” diye yardımcısı başkana, önünde kim olduğunu nazikçe hatırlattı.

“Evet, evet” dedi başkan, “Geldiğiniz için teşekkürler.”

“Merhaba, Sayın Başkan” dedi Clooney.

“Nasılsınız?” diye cevapladı başkan.

“Yolculuğunuz nasıl geçti?” diye sordu Clooney.

“İyiydi” dedi başkan.

Orada duran birçok kişi için başkanın George Clooney’i tanımadığı açıktı.

“George Clooney” diye yardımcısı başkana tekrar hatırlattı.

“Ah, evet!” dedi Biden. “Merhaba, George!”

Clooney, kamuoyuna uyarıda bulunması gerektiğini hissetti ve birkaç hafta sonra, 10 Temmuz’da The New York Times’ta yazdığı ateşli bir makalede bunu yaptı.



“En büyük tehdit artık ABD değil İsrail”

Pew’un araştırmasına göre Türkler kendilerine en büyük tehdit olarak yüzde 43 ile İsrail’i görüyor. 2019’daki araştırmada yanıt ABD idi. En önemli müttefik değişmedi: Azerbaycan

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Yeni bir araştırmaya göre Türkiye’nin sadece yüzde 2’si ABD’yi önemli bir müttefik olarak görürken, yüzde 30’u Washington’ı ülkeye en büyük tehdit olarak görüyor. Bunun ötesinde Türkiye’de Rusya’yı ABD’den önemli bir müttefik olarak görenlerin sayısı daha fazla. Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan kamuoyu araştırmasına göre Türkler kendilerine en büyük tehdit olarak yüzde 43 ile İsrail’i görüyor. Bu soruya ABD yanıtını verenlerin oranı yüzde 30 iken, Türklerin yüzde 2’si Çin, yüzde 2’si de Rusya yanıtını verdi. 

ABD’ye güven yok

Pew’un 2019 yılında yaptığı araştırmada Türk katılımcıların yüzde 46’sı bu soruya ABD yanıtını vermişti. İsrail’in oranı ise sadece yüzde 10’du. 7 Ekim’de başlayan İsrail-Gazze savaşının ve devamında Tel Aviv’in bölge ülkeleriyle yaşadığı gerilimlerin Türkiye’de İsrail’in tehdit algısını ciddi oranda yükselttiği görülüyor. Bunun yanı sıra, 2019’da yapılan araştırmada da yine Türklerin sadece yüzde 2’si ABD’yi en önemli müttefik olarak listelemişti. Yani ABD’nin tehdit algısı 6 yılda düşse de, güven oranında ciddi bir artış görünmüyor. 

Ekonomi kaygısı 

ABD’nin Türkiye’ye en büyük tehdit olduğunu söyleyenlerin yüzde 60’ı Washington’ın Türkiye’nin ekonomisine, yüzde 48’i ise ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu söylüyor. 

ABD’yi tehdit olarak görenlerin oranının Türkiye’den daha yüksek olduğu NATO ülkeleri ise yüzde 59 ile Kanada ve yüzde 31 ile İspanya. Kanada’daki yükseliş özellikle dikkat çekici. 2019’da gelecek için ülkelerine en büyük tehdit sorulduğunda Kanadalıların yüzde 20’si ABD cevabını vermişti. Şimdi ise bu oranın iki kattan fazla arttığı görülüyor. Bunda ABD Başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki yeni döneminde Kanada’yı ABD topraklarına katma isteğini dile getirmesi rol oynuyor.

İkinci dost “hiç kimse”

Türklerin yüzde 42’si, Türkiye’nin en önemli müttefiki olarak 42 ile Azerbaycan’ı görüyor. 2019’da Azerbaycan yine 1. sıradaydı, ancak bu oran yüzde 23’tü. İlginç olan ise Türkiye’nin en yakın müttefiki kim sorusuna verilen en yaygın ikinci cevap yüzde 21 ile “hiçbir ülke”. Türkiye’de bu cevaba verilen en yaygın üçüncü cevap ise yüzde 7 ile Rusya. 

Öte yandan Ankara ile Atina arasında devam eden yumuşama süreci, Yunanistan’da halka yansımamış gibi duruyor. Yunanistan halkının yüzde 74’ü, ülkelerine en büyük tehlikeyi Türkiye’nin oluşturduğunu söylüyor. Bu, ankette tehdit sorusuna verilen en yüksek orana sahip üçüncü cevap. İsveç’in yüzde 77’si, Polonya’nın ise yüzde 81’i Rusya’yı en büyük tehdit olarak gördüğünü söylüyo


BRICS ile ilişkilerde belirsizlik rüzgarları

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Türkiye’nin “Küresel Güney”in yükselen örgütü BRICS ile serüveni bu aşamada muğlak bir zeminde yol alıyor. BRICS “kayıtlar kapandı” mesajıyla Türkiye’ye “tam üyelik” yerine “ortak devlet” statüsü önermişti. Ankara’nın BRICS’in bu davet mektubuna henüz yanıt vermediği anlaşılıyor. Erdoğan da son BRICS zirvesine katılmayıp yerine Fidan’ı gönderdi. Türkiye-BRICS ilişkisinde ne oluyor?

Bundan kısa bir süre önce 6-7 Temmuz tarihlerinde Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen ‘BRICS’ örgütünün devlet ve hükümet başkanları düzeyindeki zirve toplantısında Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan adına Dışişleri Bakanı Hakan Fidan temsil etti.

Oysa geçen 22-24 Ekim tarihlerinde Rusya’nın Kazan kentinde yapılan bir önceki zirvede bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan hazır bulunmuştu. Erdoğan’ın dünya politikası ve ekonomisinde “Küresel Güney”i temsil etme iddiasındaki BRICS’in bir zirvesinde boy göstermesi, özellikle Batı medyasında büyük yankı yaratmıştı.

Örneğin, ‘The New York Times’ Kazan zirvesini konu alan haberinin girişini bir NATO ülkesi liderinin zirveye katılmasının dikkat çekiciliği üzerinden kurmuştu.

Erdoğan, ayrıca daha önce 2018 yılında Güney Afrika’da düzenlenen BRICS zirvesine de katılmıştı. Ancak Johannesburg’daki bu zirveye İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönem başkanı sıfatıyla gitmişti.

Katılım düzeyinin gerisindeki faktörler

Önce şu soruya yanıt arayalım: Erdoğan, geçen ekim ayında Kazan’daki zirveye gittiği halde Rio de Janeiro’daki son buluşmayı neden pas geçti?

Muhtemeldir ki Brezilya’ya gitmemesinin bir nedeni, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti devlet başkanları Vladimir Putin ve Şi Cinping gibi ağır topların zirveye bu kez katılmayacak olmalarıydı. Liderler düzeyindeki katılım profili öncekilere kıyasla daha düşük bir çerçevede kalacaktı.

Peki Türkiye’nin BRICS ile ilişkisinin son dönemde bir muğlaklık içinde yol almakta oluşu da bir faktör müydü?

Türkiye’nin geçen sonbaharda BRICS’ten gelen “ortaklık” davetine vereceği yanıtın belirsizliği de rol oynuyor olabilir mi?

Keza, ABD Başkanı Donald Trump’ın BRICS’e dönük sert çıkışlarını da buradaki muhasebeye katmak gerekebilir mi? Özellikle Erdoğan ile Trump arasında yeni bir başlangıcın altyapısı hazırlanırken…

Yükselen bir küresel yapı

BRICS dediğimiz zaman parametreler faslında önce bir durmamız gerekiyor. 2025 yılı itibarıyla 10 üyeli bir yapıya dönüşen BRICS, bir blok olarak bakıldığında, bugün dünya nüfusunun (8.1 milyar) yaklaşık yüzde 48’ine denk geliyor 3.9 milyarlık toplamla. Küresel gayrisafi milli hasılada ise nominal değerler üzerinden yüzde 28-29 gibi bir ağırlığı var BRICS ülkelerinin.

Ve BRICS ülkeleri, özellikle de başını çeken kurucu ilk dört büyük ülke dünya politikasında ABD ve AB’nin başını çektiği Batı dünyasına ve Kanada, Japonya, Avustralya gibi ülkeler de bu kümeye dahil edildiğinde ortaya çıkan “Küresel Kuzey”e karşı bir ağırlık oluşturmak, bu güç merkezini dengelemek iddiasındalar. Hem siyasi hem de ekonomik açılardan.

Erdoğan: BRICS’in önerisine gerekli cevabı vereceğiz

Şimdi “ortaklığa davet” meselesine geçelim. Bunun için önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen kasım ayında BRICS değil G-20 Zirvesi’ne katılmak üzere gittiği Rio de Janeiro’da “Türkiye’nin BRICS grubundan yapılan ortaklık teklifini kabul edip etmediği” yolundaki soruya verdiği yanıta bakalım.

“Şu an itibarıyla BRICS konusunda ekiplerimiz, arkadaşlarımız çalışmalarını sürdürüyorlar” dedikten sonra şöyle eklemişti 19 Kasım tarihli açıklamasında Erdoğan:

“Çalışmalarımızı belli bir noktaya getirdikten sonra gerekli olan cevabı BRICS Başkanlığı’na vereceğiz...”

O tarihte 2024 yılı boyunca BRICS’in dönem başkanlığını yürüten Rusya tarafından henüz iletilmiş olan resmi davet mektubu, bu örgütün üyelerinin kendi aralarındaki uzun müzakerelerden sonra kararlaştırdıkları üzere, yeni başvuru sahiplerine doğrudan “Tam Üyelik” yerine, bir ara kademe olan “Ortak Devlet” (Partner State) statüsünün tanınmasını öngörüyordu.

 

BRICS’in kapısını çalanlar çoğalınca…

Türkiye’ye davetini bu aşamada “ortaklık” ile sınırlı tutan BRICS, uluslararası alandaki en genç işbirliği örgütlerinden biri olarak henüz evrim sürecinde olan bir yapı. Örgüt 2009 yılında Rusya’nın öncülüğünde olmak üzere Brezilya (B), Rusya (R), Hindistan (I) ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin (C) katılımı ile kurulmuştu.

Adı da başlangıçta bu dört ülkenin isimlerinin baş harflerinden oluşuyordu: BRIC…

Bir sonraki yıl Çin’in Güney Afrika’yı (S) davetiyle üye sayısı 5’e çıktı, adı da BRICS oldu.

Daha sonraki aşamada 2023 yılı ağustos ayında Johannesburg’da yapılan zirvede, BRICS’e ilgi duyan şu 6 ülkenin de tam üye olarak davet edilmesi kararlaştırıldı: Arjantin, İran, Mısır, Etiyopya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan…

Bu gruptaki Arjantin BRICS’e katılmaktan vazgeçti. Suudi Arabistan ise üyelik davetini kabul etmekle birlikte gerekli prosedürleri yerine getirmeyerek katılım sürecini sonuçlandırmıyor. Buna karşılık zirvelere dışişleri bakanı düzeyinde katılmaktan da geri kalmıyor.

Bunun sonucu 2024 sonuna gelindiğinde BRICS’e üye ülkelerin sayısı 9’da kalmıştı. Örgütün adı, zaman zaman kullanıldığı üzere, yeni katılımcılarla birlikte “artı” işaretini de alarak “BRICS + (plus)” olmuştu.Gelgelelim örgütün uluslararası alanda yarattığı ilgi karşısında birçok ülke BRICS’in kapısını çalarak üye olma arzusunu belirtmeye başladı son zamanlarda. BRICS ile kurumsal düzeyde formal bir ilişki kurmak isteyen ülkelerden biri de Türkiye’ydi.

Örgütün bu başvurulara nasıl karşılık vereceği bu çerçevede Türkiye açısından da önemli bir soru haline gelmişti.

Tam üyelik için kayıtlar kapatıldı

Talepler artınca BRICS’te başvuruları hemen kabul etmek gibi bir yola gidilmedi.

Neden böyle oldu? Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov geçen eylül ayında yeni katılımlar için bazı kriterlerin belirlenmekte olduğunu söylemiş, ayrıca “BRICS değerleri”nden söz etmişti. Buna göre, yeni başvurulara verilecek yanıtın esasları geçen ekim ayında Kazan’da yapılacak olan BRICS Zirvesi’nde kararlaştırılacaktı.

Bu konudaki haberlere bakılırsa, yeni katılımlar meselesinde BRICS üyeleri arasında bazı görüş ayrılıklarının da uç verdiği anlaşılıyor. Örgütün çok çabuk genişleme sürecine girdiği, bu tempoda büyümeyi hemen özümseyemeyeceği, dolayısıyla başvurularda acele edilmemesi görüşü giderek zemin kazanıyor.

Zaten BRICS homojen bir yapı da değil. BRICS içinde daha radikal, ideolojik bir çizgide duran Çin-Rusya eksenine karşı, Brezilya, Hindistan gibi daha esnek bir hatta hareket eden ülkelerin oluşturduğu ikinci bir çekim merkezi de var. Örneğin Hindistan, komşusu Çin Halk Cumhuriyeti’ni dengeleyebilmek için ABD ile ilişkilerini iyi tutma çabasında.

Sonuçta BRICS’in birden büyümesi, bazı ülkelerin BRICS içindeki etkilerini de sınırlayabilir. İşte bu gibi görüşlerin de devreye girmesiyle ortaya çıkan uzlaşı sonucu frene basıldı ve geçen 22-24 Ekim tarihlerinde yapılan Kazan Zirvesi’nde kapıda bekleyen ülkelere tam üyelik yerine “ortak devlet” statüsü önerilmesi kararlaştırıldı.

Bir diğer deyişle, “kayıtlar kapanmıştır” denildi.

İki kademeli yapılanma

Brezilya ve Hindistan basınındaki yayınlara göre, BRICS Kazan Zirvesi’nde “Ortak Devlet” statüsü önerilmesi kararlaştırılan 13 ülke şunlardı:

Türkiye, Endonezya, Cezayir, Beyaz Rusya, Küba, Bolivya, Malezya, Özbekistan, Kazakistan, Tayland, Vietnam, Nijerya ve Uganda…

Böylelikle, BRICS organizasyonu içinde iki kademeli bir yapılanma şekilleniyordu. Tepede, tam üye statüsüne ve bu çerçevede karar alma mekanizmasında oy hakkına sahip kıdemli ülkelerin yer aldığı üst kategori…

Ve bir de bu statünün altında kalan, karar alma sürecine dahil edilmeyen ama işbirliği mekanizmalarına belli ölçülerde katılabilecek olan ve “ortak devlet” sıfatını taşıyacak ikinci kuşaktaki ülkeler…

Ayrıca, her iki kategoriye de girmeyen ama muhtelif formatlar altında BRICS ile işbirliği yapabilecek ülkelerin katılımını mümkün kılan bir esnekliğe de zaten sahipti BRICS, “Açılım Politikası” adı altında.

Bu esnek çerçeve içinde üye olmayan ülkeler de sıkça zirvelere davet ediliyor, üyelerin katıldıkları resmi oturumun ardından düzenlenen genişletilmiş formatlarda herkes bir araya geliyordu. Türkiye zirvelere, dışişleri bakanları toplantılarına bu formatlarda katılıyordu.

Endonezya’nın sürpriz üyeliği ve Hindistan faktörü

Bu arada BRICS denklemine dahil etmemiz gereken yakın zamanlardan bir hayli kayda değer bir gelişme var. O da yeni başvurular ortaklık statüsüne havale edilirken, Endonezya’nın içinde bulunduğumuz yılın hemen başında sürpriz bir şekilde tam üye olarak BRICS’e kabul edilmesidir.

Endonezya’nın üyeliği yıl başında dönem başkanlığını üstlenen Brezilya tarafından açıklanmıştır 6 Ocak tarihinde. Gayriresmi açıklamalarda, Endonezya’nın katılımındaki süratin gerekçesi olarak, bu ülkenin üyeliği üzerinde 2023 yılındaki Johannesburg zirvesinde zaten bir konsensüsün oluştuğu görüşü öne sürülmüştür.

Buna göre, 2023’teki zirvede bu konuda mutabakat sağlanmış olmakla birlikte, nihai adımın atılması Endonezya’nın talebiyle bu ülkede 2024 yılında yapılacak seçimlerin sonrasına bırakılmıştır. Seçim sürecinin geçen ekim ayında sonuçlanmasından sonra da 2025 başında üyelik gerçekleşmiştir.

Tabii Endonezya gibi Güneydoğu Asya’nın en kalabalık nüfusuna (279 milyon) ve aynı zamanda bu bölgenin en büyük ekonomisine (dünya sıralaması 16) sahip G-20 üyesi bir ülke söz konusu olduğunda, BRICS bünyesinde kolaylaştırıcı bir tutum sergilendiğini teslim etmek gerekiyor. Kazan Zirvesi’nde kararlaştırılan “Üyelik kayıtlarımız kapanmıştır” duyurusu Endonezya için işletilmemiştir.

Sonuçta 2025 yılı itibarıyla üye sayısı 10’a çıkmıştır. Suudi Arabistan’ın üyeliğinin ucu hala açıktır.Tam bu noktada Türkiye’nin üyeliğinin geciktirilmesi eğiliminin gerisinde BRICS içindeki Hindistan faktörünü de dikkate almalıyız. Eskiden beri Ankara’nın Pakistan’la olan yakınlığı ve başka siyasi nedenlerle Türkiye ile Hindistan arasındaki siyasi ilişkiler genellikle mesafeli seyretmiştir.

Bu çerçevede Türkiye’nin BRICS’le ilişkisinin gidişatında Hindistan faktörünün olumsuz bir yönde işlediği Ankara’daki diplomatik çevrelerde yaygın bir kanaattir.

Hakan Fidan: Henüz bize üyelik teklif edilmedi

Geçen sonbahardaki Kazan Zirvesi’nin ardından BRICS dönem başkanı olarak Rusya tarafından iletilen ‘ortaklık’ davetinin Ankara’da dışa vurulmayan bir hoşnutsuzluk yarattığı sır değildir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen 24 Şubat tarihinde Ankara’yı ziyaret eden Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’la düzenlediği ortak basın toplantısındaki sözlerini hatırlamak, Ankara’nın BRICS’ten temel beklentisini anlamak bakımından yeteri kadar fikir vericidir.

Fidan, “Anladığımız kadarıyla BRICS de kendi kurumsallaşmasını bir noktaya taşıma adına, yeni üye alımını an itibarıyla dondurmuş durumda. Başka bir klasman, ortaklık diye gündeme getirmiş durumda” dedikten sonra şöyle konuşuyor:

“Yani üyelik teklifi bize gelmedi…”

İlginçtir ki, Fidan aynı tarihte Bloomberg kanalına İngilizce verdiği mülakatta da, “Türkiye’nin BRICS ile ilgilendiğini” belirterek, bu çizgiyi “Ancak henüz bize bir üyelik teklif edilmedi” diyerek tekrarlamıştır.

Gazeteci “Davet gelirse Türkiye’nin BRICS’e katılıp katılmayacağını” sorduğunda, Fidan, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin ekonomik seçeneklerini artırmak konusunda çok istekli olduğunu” kaydederek, “AB bizim ilk tercihimizdi ancak AB’nin bir parçası olamazsak, diğer alternatifler her zaman masada olacak” diye konuşmuştur.

Bu sözleriyle Fidan’ın BRICS ve benzer arayışları AB’ye karşı bir alternatif olarak kayda geçirdiği söylenebilir.

Her halükarda Bakan’ın bu beyanları, Ankara’nın BRICS’ten beklediği statünün “tam üyelik” olduğunu açık bir şekilde gösteriyor.

 

Büyük tartışmaya yol açtı

Geçen bir yıl boyunca gündemden düşmeyen BRICS tartışması, Fidan’ın geçen yaz başında Çin’e resmi ziyareti sırasında 3 Haziran’da Pekin’deki bir düşünce kuruluşunun toplantısında yaptığı bir çıkışla birden alevlenmişti.

Bakan’ın “Türkiye’nin AB ile gümrük birliği içinde olmakla birlikte BRICS gibi farklı platformlarda çeşitli ortaklarla yeni işbirliği imkanlarını araştırdığını” söylemesi, Türkiye’nin dünya politikasındaki yeriyle ilgili büyük bir tartışmayı tetiklemişti.

Fidan’ın Pekin ziyaretini izleyen hafta 11 Haziran’da Rusya’nın Nijniy Novgorod kentinde düzenlenen BRICS’in dışişleri bakanları düzeyindeki genişletilmiş açılım toplantısına katılmış, ardından aynı gün Moskova’ya geçerek Rusya lideri Putin ile Kremlin’de görüşmüştü.

Kremlin’deki görüşmenin önemi, Türkiye’nin BRICS’le kurumsal işbirliği kurma isteğini Rus tarafına resmen iletmiş olmasıydı. Putin de “Türkiye’nin BRICS çalışmalarına yönelik ilgisini memnuniyetle karşılıyoruz. Türkiye’nin birliğin ülkeleri ile birlikte olma isteğini mutlaka her şekilde destekleyeceğiz” açıklamasını yapmıştı.

Dikkat çekici bir nokta, bu görüşmede Putin’in yanında oturan, dış politika başdanışmanı Yuri Uşakov’un geçen eylül ayı başında TASS Ajansı’na “Türkiye’nin BRICS’e tüm üyelik talebinde bulunduğunu” açıklamasıydı. Fidan, o tarihteki açıklamalarında tam üyelikten hiç söz etmemiş, genellikle Türkiye’nin “ilgisi”ni kayda geçirmişti.

Adı konmayan muğlak bir stratejik ilişki

Geçen bir yıl içinde BRICS ile ilgili gelişmeleri izledikten sonra geldiğimiz noktada altını çizmemiz gereken tespit, Fidan’ın Pekin’deki ilk çıkışından itibaren Türkiye’nin BRICS’le işbirliği konusunda gösterdiği arzunun uluslararası alanda canlı bir tartışmaya yol açmış olmasıdır.

Bir NATO ülkesinin BRICS’le işbirliğine yönelmesi başlığı, basında, akademik ortamlarda, düşünce kuruluşlarında, dış politika alanındaki karar vericilerde büyük ilgi yaratan, muhtemel sonuçları üzerinde fikir imal edilen bir başlık haline gelmiştir. Batı medyasında genellikle kaşlar kalkarken, bu konu birçok Asya ülkesinde de yakın bir ilgi ile izlenmiştir. Daha doğrusu, Doğu’da da merak uyandırmıştır.

Bu tablonun bize anlattığı olgu şudur: Dünya büyük bir savrulmanın içinden geçerken sahip olduğu jeopolitik konumla Türkiye’nin dış politikasındaki küçük bir ayar değişikliği ihtimali bile uluslararası ölçekte çok geniş yankıları, tepkileri tetiklemektedir.

Bütün bu öykünün bize anlattığı ikinci bir nokta daha var. Türkiye BRICS’e tam üye olarak katılmak istese bile BRICS ülkelerinin hepsinin onu kollarını açarak karşılayacaklarını söylemek de güçtür.

Zaten kısmen bu durumun da sonucu, Ankara’nın başlangıçtaki BRICS ilgisini biraz kaybetmekle birlikte, yine de bu ilişkiyi dış politikasındaki çeşitliliğin bir boyutu olarak koruyacağını tahmin edebiliriz.Dünyada dengelerin altüst olduğu, çok kutupluluğun ön plana çıktığı, Asya’nın ağırlığının arttığı bir dönemde, BRICS henüz kurumsallaşamamış yeni bir yapı da olsa, her bakımdan yakından izlenmesi gereken bir oluşumdur.

Muhtemelen gözle görülebilir bir gelecekte formal statüsü açısından adı tam olarak konmamış, ancak tarafların kapıları birbirine kapıları açık tutacakları muğlak bir çerçevede yürüyecektir Türkiye ile BRICS arasındaki ilişki.

BRICS ve dünya demokrasi coğrafyası

Tabii bütün bu faktörleri değerlendirirken Türkiye’nin Batı dünyasıyla olan siyasi, hukuksal ve ekonomik entegrasyonunu ve bu alanlardaki yükümlülüklerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Bunun gibi Türkiye’nin ihracatının yaklaşık yarısını istikrarlı bir şekilde yalnızca AB ve diğer batı Avrupa ülkeleri ile yapmakta olduğunu da...

Keza, otoriterliğin başat yöneliş olduğu BRICS’in Endonezya gibi sınırlı istisnalar dışında dünya demokrasi coğrafyasında kuvvetli bir varlığının olmadığını aklımızdan çıkarmamakta da yarar var, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel doğrultusu açısından...

Son bir not: Türkiye’nin BRICS’ten gelen “Ortak Devlet” statüsü önerisini içeren davet mektubuna hala yanıt vermediği anlaşılıyor.

Ne zaman vereceği de meçhuldür.


Trump, kendisinin Epstein'e doğum günü mektubu gönderdiği iddiasını yalanladı

ABD Başkanı Donald Trump, kız çocuklarına cinsel istismar ve fuhuş ağı oluşturmaktan tutuklu yargılanırken ölü bulunan milyarder Jeffrey Epstein'e doğum günü mektubu gönderdiği iddiasını yalanladı

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

ABD Başkanı Donald Trump, sosyal medya platformu Truth Social hesabı üzerinden The Wall Street Journal'ın (WSJ) "Jeffrey Epstein'ın arkadaşları, 50. doğum günü albümü için ona müstehcen mektuplar gönderdi. Bunlardan biri Donald Trump'tan gelmişti" başlıklı haberini yalanladı.

Haberin "sahte olduğunu" savunan Trump, yazdığı iddia edilen mektuba ilişkin "Bunlar benim sözlerim değil, benim yazım tarzım böyle değil." ifadesini kullandı.

Trump, haberde, mektubun "kalın bir kalemle elle çizilmiş gibi görünen çıplak bir kadının siluetiyle çerçevelenmiş birkaç satır daktilo metni bulunuyor." ifadelerine ilişkin "Ben resim çizmem." karşılığını verdi.

WSJ, söz konusu haber yayımlanmadan önce Trump ile görüştüğünü, kendisinin mektubu yazmadığını ve resmi çizmediğini belirttiğini yazdı.

Trump, söz konusu haberin yayımlanmasının ardından yaptığı paylaşımda, haberden dolayı WSJ'yi dava edeceğini duyurdu.

Konuyla ilgili başka bir paylaşımında ise Trump, şunları kaydetti:

"Jeffrey Epstein'e verilen abartılı ilginin ardından, Adalet Bakanı Pam Bondi'den, mahkemenin onayı şartıyla, konuya ilişkin tüm Büyük Jüri ifadelerini sunmasını istedim. Demokratlar tarafından sürdürülen bu sahtekarlık artık sona ermeli."

Trump, WSJ'nin "iğrenç ve pis bir paçavra" haline geldiğini savunarak "Basın, dürüst olmayı öğrenmeli ve muhtemelen var olmayan kaynaklara güvenmemelidir." ifadelerine yer verdi.

Trump'ın Epstein'e doğum günü mektubu gönderdiği iddiası

WSJ, Epstein'ın kız arkadaşı Ghislaine Maxwell'in, Epstein'in 50. doğum günü vesilesiyle tanıdıklarından ona yönelik bir mektup yazmasını istediğini, bu mektuplardan birinin de Trump'a ait olduğunu iddia etti.

Trump'ın adının yazılı olduğu iddia edilen mektupta, onun imzasının olduğunu öne süren WSJ, kalemle çizilmiş "çıplak bir kadın figürünün içerisinde" Trump ile Epstein arasında "hayali" olduğunu belirttiği bir konuşmanın da varlığını ileri sürdü.

WSJ, bu konuşmanın Trump'ın "Bir dost harika bir şeydir. Doğum günün kutlu olsun ve her günün başka bir harika sır olmasını dilerim." sözleriyle sonlandığını öne sürdü.

Kaynak: AA


Ukrayna'nın yeni başbakanı belli oldu

Ukrayna Parlamentosu, 39 yaşındaki Yuliya Sviridenko'nun başbakan olarak atanmasını onayladı

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Ukrayna Parlamentosu, eski Ukrayna Başbakan Yardımcısı ve Ekonomi Bakanı, 39 yaşındaki Yuliya Sviridenko'nun başbakan olarak atanmasını onayladı.

Ukrayna'daki Ses Partisi Milletvekilli Yaroslav Jelezniyak, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Yuliya Sviridenko'nun başbakan olarak atanması için parlamentoda oylamanın yapıldığını belirtti.

Jelezniyak, oturuma katılan milletvekillerinden 262'sinin Sviridenko'nun başbakan olması için "evet", 22 milletvekilinin ise "hayır" oyu kullandığını bildirdi.

Oturuma katılan Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, burada yaptığı konuşmada, yenilenmiş kabinenin özellikle yerel silah üretimi konusunda etkili çalışma yapması gerektiğini ifade etti.

Ukrayna ordusunun bugün kullandığı silahların yaklaşık yüzde 40'ının yerel üretimin olduğunu aktaran Zelenski, "Altı ay içerisinde bu oran en az yüzde 50 olmalı." diye konuştu.

Ülkesinin savunma imkanlarının artırılması için ortak silah üretimi konusunda müttefik ülkelerle yapılan tüm anlaşmaların en kısa sürede hayata geçirilmesi gerektiğini söyleyen Zelenski, "Hükümetin Ukrayna'da düzeni sağlamasını ve sosyal politikalara çok daha gerçekçi bir yaklaşım getirmesini bekliyorum." dedi.

Zelenski, eski Ukrayna Başbakan Yardımcısı ve Ekonomi Bakanı Sviridenko'nun başbakan, eski Başbakan Denis Şmigal'in ise Savunma Bakanı olarak atanmasıyla ilgili parlamentoya bugün dilekçeleri sunmuştu.

Eski Adalet Bakanı Olha Stefanişina Ukrayna'nın ABD Büyükelçiliğine aday gösterilecek

Öte yandan Telegram hesabı üzerinden açıklama yapan Zelenski, eski Ukrayna Avrupa ve Avrupa-Atlantik Entegrasyonundan Sorumlu Başbakan Yardımcısı ve Adalet Bakanı Olha Stefanişina'yı çalışma ofisinde kabul ettiğini belirtti.

Zelenski, Stefanişina'nın, Ukrayna'nın yeni ABD Büyükelçisi olarak aday gösterilmesi için çalışmaların başlatıldığını aktardı.

Zelenski, Stefanişina'nın büyükelçi olarak atanması süreci onaylanana kadar onun Ukrayna Devlet Başkanlığının ABD ile İşbirliğinin Geliştirilmesi Özel Temsilcisi olarak atanmasına ilişkin kararnameyi imzaladığını duyurdu.

Zelenski, Sviridenko'ya başbakanlık görevini 14 Temmuz'da teklif etmişti

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, 14 Temmuz'da Telegram hesabından yaptığı paylaşımında, Ukrayna Başbakan Yardımcısı ve Ekonomi Bakanı Sviridenko'yu çalışma ofisinde kabul ettiğini belirtmişti.

Ukrayna'nın ekonomik imkanlarını güçlendirecek ve yerli silah üretimini artıracak konular üzerinde de durduklarını aktaran Zelenski, şu ifadeleri kullanmıştı:

"Bu nedenle, Ukrayna'daki yürütme organının (hükümet) dönüşümüne başlıyoruz. Yuliya Sviridenko'nun Ukrayna hükümetine liderlik etmesini ve çalışmalarını önemli ölçüde güncellemesini önerdim. Yeni hükümetin eylem programının yakın gelecekte sunulmasını dört gözle bekliyorum"

Zelenski aynı gün yaptığı diğer bir açıklamasında da başbakan Denis Şmigal'ın savunma bakanı olarak görevine devam etmesini uygun gördüğünü ifade etmişti.

Kaynak: AA


Coca-Cola'nın yeni formülünü Trump açıkladı | 'Detaylar yakında paylaşılacak'

Trump, Coca-Cola’nın ABD’de satılan içeceklerinde mısır şurubu yerine kamış şekeri kullanmayı kabul ettiğini açıkladı. Şirketten ise “yeni ürünler için yakında detay paylaşılacak” açıklaması geldi

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

ABD Başkanı Donald Trump, Coca-Cola’nın ülkede satılan içeceklerinde mısır şurubu yerine gerçek kamış şekeri kullanmayı kabul ettiğini açıkladı.

Trump, Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr.’ın mısır şurubunun sağlık üzerindeki olası etkileri konusundaki endişelerini dile getirmesinin ardından Coca-Cola ile görüştüğünü söyledi. Sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda, “Coca-Cola ile ABD’de satılan Coca-Cola ürünlerinde GERÇEK Kamış Şekeri kullanmaları için görüşüyordum ve bunu kabul ettiler. Coca-Cola’daki yetkililere teşekkür ederim,” ifadelerini kullandı.

'Detaylar açıklanacak'

Şirketten gelen açıklamada ise formül değişikliğine dair doğrudan bir teyit yer almasa da, bir Coca-Cola sözcüsü “Başkan Trump’ın heyecanını takdir ediyoruz” dedi ve “Coca-Cola ürün yelpazemizdeki yeni, yenilikçi seçeneklerle ilgili daha fazla detay yakında paylaşılacak” ifadesini kullandı.

Trump, çarşamba günü yaptığı paylaşımda, “Bu onlar için çok iyi bir hamle olacak. Göreceksiniz. Bu sadece daha iyi!” dedi. ABD’de satılan Coca-Cola ürünleri genellikle mısır şurubu ile tatlandırılırken, Meksika, Birleşik Krallık ve Avustralya gibi diğer ülkelerde kamış şekeri tercih ediliyor.

ABD'li çiftçiler rahatsız olabilir

Nisan ayında Coca-Cola CEO’su James Quincey, yatırımcılara yaptığı açıklamada “İçeceklerimizde şeker azaltımı konusunda ilerlemeye devam ediyoruz” demişti. Quincey, şirketin “bunu tarifleri değiştirerek ve küresel pazarlama kaynaklarını kullanarak tüketicilerin genişleyen ürün portföyüne ilgisini artırmak suretiyle başardığını” ifade etmişti.

Ancak kamış şekeri kullanma kararı, ABD’li mısır çiftçileri için tatsız bir sonuç doğurabilir.Mısır Rafinericileri Derneği Başkanı John Bode yaptığı açıklamada, “Yüksek fruktozlu mısır şurubunun kamış şekeriyle değiştirilmesi, Amerikan gıda üretiminde binlerce iş kaybına, çiftçi gelirlerinde düşüşe ve yabancı şeker ithalatının artmasına yol açar; üstelik bunun hiçbir besin değeri avantajı yoktur” dedi.

Trump ve diet kola tutkusu

Sağlık Bakanı Kennedy ve “Amerika’yı Yeniden Sağlıklı Yap” hareketi, şirketlerin ürünlerinden mısır şurubu, tohum yağları ve yapay renklendiricileri çıkarması için uzun süredir çağrıda bulunuyor.

Kennedy, bu içeriklerin çeşitli sağlık sorunlarıyla bağlantılı olduğunu savunuyor. Ayrıca Amerikalıların şeker tüketimini de eleştiren Kennedy’nin bu yaz ülke çapındaki beslenme yönergelerini güncellemeyi planladığı belirtiliyor.

Trump, bilindiği üzere Diet Cola tutkunu. Başkanlığı döneminde Beyaz Saray’daki Resolute Masası’na özel bir düğme yerleştirterek tek tuşla kendisine Diet Coke getirilmesini sağlamıştı.

Kaynak: Gazete Oksijen


İntihar vakaları arttı: Haziranda 6 bin İsrail askeri psikolojik destek için başvuruda bulundu

Duygusal İlk Yardım Servisi (ERAN), haziranda 6 bin İsrail askerinin psikolojik destek başvurusunda bulunduğunu açıkladı. ERAN Direktörü Daniels, damgalanma ve zayıflık gösterme endişesiyle çekinenler de eklendiğinde başvuru sayısından daha fazla askerin psikolojik desteğe ihtiyacı olduğunu söyledi

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Gazze Şeridi'ne yoğun saldırılarını sürdüren İsrail ordusunda intihar sayıları gözle görülür biçimde artarken haziranda 6 binden fazla asker psikolojik destek için ruh sağlığı servisine başvurularda bulundu. İsrail basınına yansıyan haberlere göre, Duygusal İlk Yardım Servisi (ERAN) destek için kendilerine başvuran askerlere ilişkin açıklama yaptı. ERAN'ın yayınladığı veriler, haziranda 6 binden fazla İsrail askerinin, psikolojik destek için başvuruda bulunduğunu ortaya koydu.

Askerlerin yüzde 28'i akut ruhsal sıkıntı, yüzde 20'si kaygı, travma ve yas, yüzde 32'si yoğun yalnızlık hissi, yüzde 10'u ise kişisel ilişkilerde zorluk gibi nedenlerle destek istedi. ERAN Direktörü Shiri Daniels, sert koşullardaki askerlerin damgalanma korkusu ve zayıflık gösterme endişesi nedeniyle psikolojik destek için başvuru yapmaktan çekindiğini, dolayısıyla başvuran sayısından daha fazla askerin psikolojik desteğe ihtiyacı olduğunu söyledi. Daniels, sıkıntıların genellikle fark edilmediğini ya da inkar edildiğini belirterek, "İntiharın kaçınılmaz bir sonuç olduğunu anlamak çok önemlidir." dedi.

İntihar vakaları artıyor, İsrail ordusu rakamları açıklamayı reddediyor

İsrail ordusunda Gazze Şeridi'ne yönelik saldırıların başlamasının ardından intihar vakalarında gözle görülür bir artış yaşanırken İsrail ordusu intihar eden askerlerin sayısını açıklamayı reddediyor. İsrail Ordu Sözcüsü Effie Defrin, düzenlediği basın toplantısında, ordudaki intihar vakalarına ilişkin soruya, olayları inceledikleri ve araştırdıkları şeklinde cevap verdi. Defrin, 2025 yılına ait intihar sayılarını açıklamaktan ise kaçındı.Maariv gazetesinin haberine göre, sadece geçen hafta 3 İsrail askeri intihar etti.

Öte yandan Gazze Şeridi'nden ayrılmak talebi reddedilen bir İsrail askeri de iki kez intihar girişiminde bulundu. Silahını ağzına sokarak intihar teşebbüsünde bulunan askeri komutanları ikna ettikten sonra Gazze Şeridi'ne tekrar giren asker ayrılma talebinin reddedilmesi üzerine ikinci kez intihar teşebbüsünde bulundu. Aynı birlikteki İsrail askerleri de arkadaşlarının bölgeden çıkarılarak psikolojik tedavi görmesi yönündeki talepleri reddedilince ekipmanlarını bırakarak hep birlikte mevzilerini terk edecekleri tehdidinde bulundu. İntihar teşebbüsünde bulunan asker, Gazze Şeridi'nden çıkarılarak tedaviye gönderildi. Bir başka olayda ise terhis olan bir askerin, kendisini asarak intihar etmek üzereyken kurtarıldığı bildirildi.

Kaynak: AA


Türkiye-İsrail toplantısına İranlı bakandan beklenmedik ziyaret

İranlı Bakan yanlışlıkla Bakü’de, Türkiye ve İsrail heyetlerinin toplantı yaptığı restorana gitti

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Türkiye ve İsrail arasında Suriye'den kaynaklanan gerilimin düşürülmesi için Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de gerçekleştirilen ikili görüşmeler sırasında, heyetlerin katılımıyla gerçekleşen akşam yemeği, İranlı bakanın beklenmedik ziyaretiyle ilginç anlara sahne oldu. 

Middle East Eye'dan Ragıp Soylu "Türkiye'nin Suriye'de İsrail'e karşı fazla seçeneği yok" başlıklı analizinde yer verilen olay geçtiğimiz nisan ayında yaşandı. Türk ve İsrailli yetkililer, Suriye'de çatışmasızlık mekanizması kurulması Bakü'de bir görüşme gerçekleştirdi. Dostane bir atmosferde gerçekleşen görüşmelerin ilk ayağında heyetler kazaların önlenmesi için bir “acil iletişim hattı” kurulması konusunda anlaşmaya vardı. 

Bu toplantının ardından aralarında heyet başkanlarının da yer aldığı diplomatik temsilciler yerel bir restoranda birlikte yemek yedi. Ancak gizliliğin oldukça önemli olduğu bu akşam yemeği beklenmedik bir ziyarete sahne oldu. 

İran Yol ve Şehircilik Bakanı Farzaneh Sadegh, resmi bir ziyaret kapsamında bulunduğu Bakü’de yanlışlıkla aynı restorana girdi. Durumun farkında olmadan çayını yudumlamaya başlayan İranlı bakan, Azerbaycanlı korumalar tarafından yanlış yerde olduğuna dair sessizce uyarıldı. İddiaya göre, İranlı Bakan Sadegh, heyet temsilcilerini tanımasın imkan verilmeden dışarı çıkarıldı. 

Ragıp Soylu bu yaşanan olayın, Suriye'deki gelişmeleri de yansıttığı yorumunda bulundu. Soylu "İranlıların Suriye’den dışlanması sürecinde, hem İsrail hem de Türkiye kendi çıkarlarının peşindeydi — bu çıkarlar zaman zaman örtüşse de çoğunlukla çatışma halindeydi" ifadelerini kullandı. 


Aracına su katılmış benzin konan İran Cumhurbaşkanı taksiye bindi

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın aracı ve beraberindeki konvoyda bulunan araçlara su katılmış benzin satıldı. Yolda kalan Pezeşkiyan taksiye binmek zorunda kaldı

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Tebriz'e yolculuk eden İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın aracı ile kendine eşlik eden araçlara su katılmış benzin satıldığı, araçların yolda kaldığı belirtildi.

İranlı İşçiler Haber Ajansına (ILNA) göre, İran Cumhurbaşkanı Özel Müfettişi Mustafa Mevlevi konuya ilişkin açıklamada bulundu.

Mevlevi, İsrail'in 13 Haziran'da İran'a saldırı başlatması üzerine ülke yetkililerinin uçak kullanmayı bırakması sonrasında Pezeşkiyan'ın karayolu üzerinden Tebriz ziyaretine değinerek, Cumhurbaşkanı ve ona eşlik edenlerin yolda kaldığını söyledi.

Pezeşkiyan'ın bulunduğu aracın Tahran'dan Tebriz’e giderken yoldaki bir istasyondan yakıt aldığını aktaran Mevlevi, araca su karıştırılmış benzin koyulduğunu bu nedenle araçların çalışamaz hale geldiğini ifade etti.

Mevlevi, yolda kalan Pezeşkiyan ile koruma ekibinin yolculuğun geri kalanını taksi ile tamamladığını söyledi.

Pezeşkiyan'ın konuyla alakalı il yöneticileri ile temasa geçmediğini belirten Mevlevi, sonrasında yaptıkları araştırmada söz konusu istasyonun daha önce de benzine su kattığını ve hakkında şikayetler olduğunu aktardı.

Olayın yaşandığı ziyarete ilişkin kesin bir tarih belirtilmedi ancak geçen hafta olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: AA


Gürcistan'da 3 milyon dolarlık uranyum satın almaya çalışan Türk yakalandı

Gürcistan'ın Türkiye sınırındaki Batum kentinde yakalanan Türk vatandaşıyla birlikte uranyum depolayıp satmaya çalışan Gürcistan vatandaşı bir kişi de gözaltına alındı

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Gürcistan bomba yapımında kullanılabilecek 3 milyon dolar değerinde uranyumu satın almaya çalışan bir Türk vatandaşını ve satmaya çalışan bir Gürcistan vatandaşını gözaltına aldığını açıkladı.

Gürcistan'ın Batum kentinde düzenlenen operasyonda yakalanan şüpheliler, eğer hüküm giyerlerse 10 yıla kadar hapis cezasına mahkûm edilebilirler.

Gürcistan başsavcısının yaptığı açıklamaya göre, "Gürcistan vatandaşı bir kişi, yasa dışı bir şekilde radyoaktif uranyum maddesini satın alıp depoladı ve nükleer maddeyi 3 milyon dolar karşılığında Türk vatandaşına satmaya çalıştı." Şüphelilerin adları açıklanmadı.

Uranyumun nereden temin edildiği veya muhtemel son alıcısının kim olduğuna dair bir detay verilmedi.

Kaynak: Reuters


Eurofighter Typhoon için Almanya'dan yeşil ışık: İhracat lisansını sağlayacak iyi bir karar yolunda ilerliyoruz

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Eurofighter Typhoon savaş uçağına ilişkin, "İhracat lisansını mümkün kılacak veya sağlayacak iyi bir karar yolunda ilerliyoruz" dedi

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

İngiltere Başbakanı Starmer ve göreve geldikten sonra İngiltere'ye ilk ziyaretini yapan Almanya Başbakanı Merz; ortak basın toplantısı düzenledi.

"Eurofighter Typhoon ihracat lisansını mümkün kılacak iyi bir karar yolunda ilerliyoruz"

Almanya Başbakanı Merz'e, "Eurofighter Typhoon'un ihracatı hakkında Starmer ile konuştunuz mu? İkiniz de bunları Türkiye'ye teslim etmeye hazır mısınız?" sorusu yöneltildi.

Merz, bu soruya, "İhracat izinleri konusunda henüz bir karar almadık, ancak bu tür bir ihracat lisansını mümkün kılacak veya sağlayacak iyi bir karar yolunda ilerliyoruz. Bekleyip göreceğiz. Bu konuda hangi ülkeleri düşündüğümüz konusunda açıklama yapmayacağım" yanıtını verdi.

İngiltere Başbakanı Starmer da şunları kaydetti:

"Bugün uzun uzun bu konuyu tartıştık ve ihracat mevzularını daha ortaklaşa, daha koordineli bir şekilde yürütmeyi planladığımızı belirttik. Bu, her iki ülke için de iyi bir şey, Avrupa ve ötesinde de iyi bir şey. Bu konuyu sadece ele almakla kalmadık, aynı zamanda bunun çok daha koordineli, çok daha güçlü ve çok daha işbirlikçi olmasını sağlamak için adımlar atmaya başladık"

İngiltere ve Almanya güvenlik, savunma ve göç alanlarında anlaşma imzaladı

Starmer ile Merz, başkentin Kensington bölgesindeki ünlü Victoria ve Albert Müzesi'nde bir araya gelerek, iki ülke arasında 23 sayfalık "Kensington Antlaşması"na imza attı.

Söz konusu anlaşma, "İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana İngiltere ve Almanya arasında yapılan ilk anlaşma" olarak kayda geçti.

Anlaşmaya, İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da imza attı.

Güvenlik, savunma, ticaret, iklim ve çevre konularına odaklanıldı

Anlaşmaya göre, iki ülke, ortak askeri ve eğitim tatbikatları, siber tehditlere ve bilgi savaşına karşı çalışma ve silah ihracatı konusunda koordinasyon dahil çeşitli alanlarda daha fazla işbirliği yapacak.

İki ülke, küresel ısınmayı Paris İklim Anlaşması'nda belirlenen sanayi öncesi seviyelerin 1,5 santigrat dereceyle sınırlandırma taahhütlerini yineledi.

Anlaşma kapsamında, İngiltere ve Fransa, ikili ticareti güçlendirmenin yanı sıra ekonomik büyüme yoluyla istihdamı teşvik etmeyi ve yüksek kaliteli iş sayısını artırmayı taahhüt etti.

Anlaşmada, ortak araştırma girişimleri ve eğitim projeleri dahil bilim ve teknoloji alanında işbirliğini teşvik etmenin yanı sıra iki ülke arasındaki bağları güçlendirmek amacıyla kültürel değişim, gençlik hareketliliği ve eğitim alanındaki ortaklıkların desteklenmesine de vurgu yapıldı.

Ayrıca, terörizm, göç ve organize suçlara ilişkin, göçmen kaçakçılığını da içeren organize sınır ötesi suçlara karşı ortak mücadele konusunda yıllık diyalog ve işbirliği yapılacak.

Anlaşmaya göre, gelecek 10 yıl içinde iki ülke arasında doğrudan demir yolu kurulması amacıyla çalışmalara başlanacak.

"Bugün Alman-İngiliz ilişkileri için tarihi bir gün"

Starmer, imza töreninde yaptığı konuşmada, anlaşmayı, "İngiltere ve Almanya'nın birbirine ne kadar yakın olduğunu ve geleceğe yönelik hedeflerini ölçen tarihi belge" olarak niteledi.

Merz de söz konusu anlaşmayı imzalamaktan duydukları memnuniyeti dile getirerek, "Bugün Alman-İngiliz ilişkileri için tarihi bir gün." değerlendirmesinde bulundu.

Almanya Başbakanı ayrıca, anlaşmanın İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana iki ülke arasında yapılan ilk anlaşma olduğunu öğrendiğinde şaşırdığını söyledi.


"Ukrayna'ya askeri desteği artırmak için müttefiklerle birlikte çalışıyoruz"

İngiltere Başbakanı Starmer, imza töreninin ardından Almanya Başbakanı Merz ile Başbakanlık Ofisi 10 Numara'da görüştü. Starmer ve Alman mevkidaşı Merz, buradaki görüşmenin ardından Hertfordshire'da ortak basın toplantısı düzenledi.

Starmer, burada yaptığı konuşmada, ikili ilişkilerin yanı sıra Ukrayna ve Gazze'deki durumu da ele aldıklarını dile getirdi.

Başbakan Starmer, Gazze'deki durumun dehşet verici olduğunu belirterek, İsrailli esirlerin serbest bırakılması ve Gazze'ye insani yardım ulaştırılması için çağrıda bulunduklarını ifade etti.

Starmer, Ukrayna'ya ilişkin de bu ülkeye askeri desteği artırmak için müttefiklerle birlikte çalıştıklarını ifade etti.

Almanya Başbakanı Merz de ülkesi ve İngiltere'nin Kuzey Denizi'nin hibrit tehditlere karşı daha iyi korunmasını sağlamak ve NATO'nun doğu kanadının güçlendirilmesine yardımcı olmak istediğini söyledi.

Ukrayna konusunda Merz, ABD Başkanı Donald Trump'ın Ukrayna'ya silah tedarik etme kararını memnuniyetle karşıladıklarını belirterek, tüm bunların Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in üzerindeki baskıyı artıracağını ve sonunda barışı müzakere etmesini sağlayacağını kaydetti.


İngiltere'de oy kullanma yaşı 16'ya düşürülecek

Seçim Kanunu'nu ele alan reform paketi ile yabancı kaynaklı fonlarla seçim manipülasyonu yapılmasının da önüne geçilmesi hedefleniyor

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

İngiltere’de bir sonraki genel seçimde oy kullanma yaşı 16’ya düşürülecek. Hükümet, ülkenin demokratik sistemindeki bu reformla 16 ve 17 yaşındaki gençler için daha adil bir sistem getirmeyi amaçladığını belirtti. İngiltere'de 16 yaşını doldurmuş kişiler hali hazırda çalışabiliyor ya da orduya katılabiliyor. Yapılan değişiklikle birlikte, Birleşik Krallık genelinde oy kullanma yaşı 16’ya indirilmiş olacak. İskoçya ve Galler, daha önce Holyrood ve Senedd seçimleri ile yerel seçimler için bu değişikliği hayata geçirmişti.

Reform paketi kapsamında banka kartları ve gazilere ait kartlarının oy kullanmak için gerekli olan seçmen kimlik kartları kapsamına alınması planlanıyor. Bu değişiklikle daha fazla kişinin, demokratik haklarını kullanması bekleniyor.   

The Guardian’ın haberine göre, yabancı siyasi müdahalelere ve adaylara yönelik kötü muameleye karşı da daha sıkı kurallar getirilecek.

Oy hakkının genişletilmesi, İşçi Partisi’nin 16 ve 17 yaşındaki gençlere oy hakkı tanıma yönündeki seçim bildirgesi vaadini yerine getirme anlamına geliyor.

Paket aynı zamanda seçmen kaydının artırılmasına yönelik adımlar içeriyor. Tamamen otomatik seçmen kaydı öngörülmese de, hükümet giderek daha otomatik hale gelen bir kayıt sistemine geçileceğini belirtti. Bu sistem, vatandaşların farklı devlet kurumlarında tekrar tekrar bilgi girmesini azaltmayı hedefliyor. Başbakan Yardımcısı Angela Rayner şu açıklamayı yaptı:

“Demokrasimize olan kamu güveni çok uzun zamandır zedeleniyor ve kurumlarımıza olan inanç azalıyor. Daha fazla kişinin İngiltere demokrasisine katılımını sağlamak için engelleri kaldırıyoruz. Bu hem değişim planımızın bir parçası hem de 16 yaşındakilere oy hakkı tanıma yönündeki seçim taahhüdümüzdür. Demokrasimizi garanti altında sayamayız. Seçimlerimizi kötüye kullanımdan koruyarak ve katılımı artırarak toplumumuzun temellerini geleceğe daha sağlam hazırlıyoruz.”

Seçim finansmanı konusundaki değişiklikler şeffaflık savunucuları tarafından memnuniyetle karşılandı, ancak yeni kurallar siyasi bağışlara üst sınır getirmiyor.

Tasarıya göre, yabancı kaynaklı paraların İngiltere seçimlerini etkilemesini engelleyecek boşluklar kapatılacak. Paravan şirketler aracılığıyla yapılan yasa dışı bağışlara karşı önlem alınacak ve siyasi bağışçılara yönelik yeni denetim kriterleri getirilecek. Buna göre, siyasi partiler, bağış aldıkları şirketlerin İngiltere veya İrlanda ile bağlantılı olduğunu kanıtlamak zorunda kalacak. Bu şirketlerin söz konusu ülkelerde gelir elde ettiğini ispatlaması gerekecek. Kuralları ihlal edenler için uygulanacak para cezaları da artırılacak; bu cezalar 500.000 pounda kadar çıkabilecek. Yanıltıcı ya da sahte beyanlar cezai suç sayılacak.

Halihazırda herhangi bir İngiltere merkezli şirket, ne zaman kurulduğuna, kaynağına veya sahiplerine bakılmaksızın bir siyasi partiye bağış yapabiliyor. Hatta "Elon Musk’ın Reform UK partisine 100 milyon dolar bağışlayacağı" yönündeki iddialar ülkede büyük tartışma yaratmıştı. Yeni kurallar uyarınca, Musk gibi bir yabancı, doğrudan bağış yapamayacak ve İngiltere merkezli bir şirket aracılığıyla bağış yapması durumunda da bu şirketin İngiltere'de gelir elde ettiğini ispatlaması gerekecek.

Yeni düzenlemeler ayrıca "bağışçını tanı" (know your donor) kontrollerini güçlendirecek. Siyasi partiler, aldıkları bağışların yasadışı kaynaklardan gelme riskini değerlendirmekle yükümlü olacak. Seçim Komisyonu, bu risk değerlendirmeleri için yeni rehberlik sağlayacak.

Ayrıca, adaylara, kampanyacılara ve seçim çalışanlarına yönelik tehdit, taciz ve kötü muamele ile ilgili yasalar da sıkılaştırılacak. Örneğin artık adayların seçim materyallerinde ev adreslerini yayımlamaları gerekmeyecek. Bir aday, kampanyacı ya da görevliye yönelik taciz suçlarında ceza verilmesini etkileyen ağırlaştırıcı bir unsur sayılacak.

Son olarak, bir adaya karşı tehdit, taciz veya kötü muamele suçundan hüküm giyen kişilerin, gelecekte aday olmasının yasaklanması için yasal değişiklik planlanıyor.


İngiltere ve Almanya'dan milyarlarca sterlinlik anlaşma: Türkiye ve Eurofighter konusu listede

İngiltere ve Almanya’nın imzaladığı yeni anlaşma, Ankara’ya Typhoon jetleri ve Boxer zırhlı araçlarının satışındaki engelleri kaldırabilir

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

İngiltere ve Almanya, ortak üretim silahların ihracatında daha yakın iş birliği yapmak için Perşembe günü bir anlaşma imzalayacak. Downing Street ( İngiltere Başbakanlığı) bu adımın “milyarlarca sterlin değerinde ek savunma ihracatının önünü açabileceğini” duyurdu.

Yıllardır iki ülke arasında gerilim yaratan ortak üretim savunma ekipmanlarının ihracatı, özellikle Almanya’nın Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelere satışları veto etmesiyle sık sık tıkanmıştı. Ancak İngiltere Başbakanı Sir Keir Starmer ve Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Londra’da imzalayacakları anlaşmayla bu soruna çözüm getirmeyi hedefliyor.

“Liderler, dünya çapında İngiliz savunma ihracatını artıracak yeni bir anlaşmayı açıklayacak. İki ülke, ortak üretim ekipmanlar için birlikte ihracat kampanyaları yürütecek,” açıklamasını yapan İngiliz hükümeti, Almanya’nın Eurofighter Typhoon jetleri, Airbus A400M askeri nakliye uçakları ve Boxer zırhlı araçlarının bazı rejimlere satışına daha açık olacağını bildirdi.

Türkiye ve Suudi Arabistan'a satış yasağı kalkabilir

Bir önceki Almanya hükümeti, 2022’de Ankara’nın Typhoon jetleriyle ilgilendiğini açıklamasının ardından insan hakları ve siyasi kaygıları gerekçe göstererek satışlara engel olmuştu. Ancak 2024’te Suudi Arabistan’a satış yasağının kaldırılması, Berlin’in savunma ihracatında daha pragmatik bir yaklaşım benimsediğinin işareti olmuştu.

Yeni muhafazakar-sosyal demokrat koalisyon hükümeti, silah satışlarını “dış politika, ekonomi ve güvenlik çıkarlarıyla daha uyumlu” hale getirme sözü verdi. İngiltere de Almanya, Fransa ve İspanya arasında silah ihracatına ilişkin çok taraflı bir anlaşmaya katılacak.

Yeni bir Eurofighter Typhoon siparişi, İngiltere’deki iş gücünü canlandırabilir ve hava-uzay sektöründeki becerilerin kaybolmasına yönelik sendika endişelerini giderebilir. Typhoon jetlerinin İngiltere’deki son üretim hattı, Katar’ın 2017’de verdiği 5 milyar sterlinlik siparişin tamamlanmasının ardından durmuştu.

Anlaşmanın detayları

BAE Systems, Avrupa ve Orta Doğu’daki çatışmaların talebi artırması nedeniyle yeni ihracat siparişleri konusunda umutlu olduklarını açıkladı.

Ancak sendikalar, eğer kısa süre içinde yeni sipariş alınmazsa, İngiltere’nin İtalya ve Japonya ile yer aldığı yeni nesil savaş uçağı programında (Global Combat Air Programme – GCAP) gerekli sanayi becerilerinin kaybedilebileceği uyarısında bulundu.

Anlaşma sadece savunmayla sınırlı kalmayacak. Almanya’nın devlet kalkınma bankası KfW ile İngiltere’nin Ulusal Servet Fonu ve British Business Bank gibi kamu finansman kuruluşları arasındaki iş birliği de derinleştirilecek. İki ülke, büyüyen işletmelere yatırımı artırmak için ortak çalışacak.

Anlaşmaya İngiltere Maliye Bakanı Rachel Reeves ve Almanya Maliye Bakanı Lars Klingbeil’in Güney Afrika’daki G20 toplantısında onay vermesi bekleniyor.

Kaynak: Gazete Oksijen



Foreign Policy analizi | Suriye'de son durum: Trump vs Trump

Trump yönetimi Suriye’de istikrar ararken, aynı zamanda yaptığı diğer hamlelerle bölgedeki krizi tetikliyor

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Doktor lakaplı Beşar Esad'ın ülkeden kaçmasıyla iktidara gelen Ahmed Şara yönetimi, bir süredir uluslararası temaslarla Suriye'nin kalkınması için Avrupa ve ABD ile yakın temas halinde. ABD kanadı açık açık 'Suriye'ye bir şans daha verdik' ifadesini kullanarak Şam yönetimine yönelik yaptırımları geride kalan günlerde kaldırdı.

Bölgedeki gerilim yıllar sonra bir nebze olsa azalsa da bu sefer de İsrail savaş uçakları dün Şam'ı bombaladı. Foreign Policy ise yaşanan son gelişmelerle ilgili ABD kanadının pozisyonu ve bölgedeki gerilime dair bir analiz yayınladı.

Foreign Policy'nin analizi şu şekilde:

ABD Başkanı Donald Trump, Suriye konusundaki çetrefilli tartışmalarda beklenmedik bir şekilde gerçekçi, pragmatik ve nüanslı bir lider olarak öne çıktı. Aralık 2024’te Rusya destekli diktatör Beşar Esad’ın devrilmesinin ardından savaş yorgunu ülke, İslamcı bir yönetimin eline geçti. Ancak Trump, yıllardır yürürlükte olan yaptırımları kaldırarak Suriyelilere ekonomik toparlanma için bir yol açmak istediğini açıkladı.

Ne var ki, bu pragmatik ve istikrara odaklı politika hikayenin sadece bir kısmını oluşturuyor. Trump’ın Suriye’deki mirası, ne yaptırımların kaldırılmasıyla ne de diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasıyla tanımlanabilir. Asıl belirleyici olan, çok daha önce alınan ve bugün Suriye’nin insani sektöründe derin etkiler yaratan bir karar: ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) kaotik biçimde dağıtılması.

'Orası fena bir yer'

Trump, 13 Mayıs’ta Riyad’da şaşkın bir dinleyici kitlesine hitaben yaptığı konuşmada, “Suriye’ye büyüklük için bir şans vermek amacıyla yaptırımların kaldırılmasını emredeceğim” dedi. Salonda alkışlar yükseldi. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’dan gelen kişisel bir talebi gerekçe gösteren Trump, Suriye’nin yeni lideri Ahmed eş-Şaraa ile el sıkıştı. Eski bir El Kaide komutanı olan Şaraa’yla gerçekleşen görüşme olumlu geçti.

Trump, “Sert adam, çok güçlü bir geçmişi var” diyerek ekledi: “O pozisyona bir koro çocuğu mu koyacaksınız? Sanmıyorum... Orası fena bir yer'

Esad’ın onlarca yıllık rejimi, Şara tarafından 2024’ün sonlarında beklenmedik şekilde yıkıldığında, ABD ve Avrupa’nın Suriye’ye yönelik yaptırımlarının kaldırılması gerekiyordu. Ancak Şaraa’nın radikal geçmişi, Washington ve müttefiklerini birçok yaptırımı yürürlükte tutmaya ikna etti ve Suriye çöküşün eşiğine sürüklendi.

'Bir şans verin'

Her şey, Trump’ın Mayıs ayında Arap Yarımadası’na seyahat edip veliaht prensin “Suriyelilere bir şans verin” ricasını kabul etmesiyle değişti. ABD yaptırımları katman katman kaldırmaya başlarken Avrupa da kendi ekonomik kısıtlamalarını iptal etti.

Trump burada da durmadı. Suriye dosyasını emlakçı arkadaşı ve Ankara büyükelçisi Thomas Barrack’a teslim etti. Barrack, hızla Şam’a giderek Amerikan bayrağını dalgalandırdı ve Suriye-ABD normalleşmesini baş döndürücü bir hızla ilerletiyor. Trump’ın ilk dönemindeki gibi kendi atadığı yetkililer tarafından yanlış yönlendirilmediği bu dönemde, yönetim bir bütün olarak uyumlu bir mesaj veriyor. Geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Şaraa’nın militan grubunun terör örgütü listesinden çıkarıldığını ilan ederek bir başka “yara bandını” söküp attı.

ABD kanadı Şam'dan ne bekliyor?

ABD’nin Suriye’nin yeni liderine sarılması, ne tartışmasız ne de risksiz. Şaraa, büyük bir geçmişe sahip ve Mart ayında eski isyancıların azınlık Alevilere yönelik katliamında görüldüğü gibi ülke içindeki gerilimler tehlikeli biçimde yanıcı. Ancak ABD’nin başka bir yol haritası belirlemesi Suriye’nin iç sorunlarını daha da kötüleştirmekten öteye geçmeyecek gibi görünüyor.

Yeni ABD politikası, Şaraa’nın Suriye’nin istikrarı için “tek oyun” olduğu ve istikrarın, yeniden inşa, mülteci dönüşü, terörle mücadele, nükleer silahsızlanma, ABD’nin askeri çekilmesi ve İsrail’le bir nebze de olsa normalleşme gibi istenen gelişmelerin önünü açacağı varsayımına dayanıyor.

Peki ya ya USAID'in yok edilmesi

Trump’ın Suriye’yi uçurumdan çekmek için ortaya koyduğu pragmatizm bir yana, kendi mirasını baltalayabilecek en büyük engel yine Trump’ın politikaları. Göreve gelir gelmez ABD’nin dış yardım ajansı USAID’i yerle bir etmesi, ülkenin istikrarsızlığına tuz biber ekti.

USAID’in ortadan kaldırılması, Suriyelilerin gıda, sağlık ve temiz suya erişimini hızla bitiriyor. Finansmanı kesilen sivil toplum kuruluşları personel çıkartıyor ve projelerini kapatıyor. Mercy Corps, 118 bin Suriyeliye temiz su sevkiyatını durduracağını duyurdu; Save the Children, 50 beslenme programından 20’sini kapattı.

400 binden fazla çocuğun ciddi yetersiz beslenme riskiyle karşı karşıya olduğunu bildirdi. Refugees International, 1 milyon Suriyelinin su, sanitasyon ve hijyen desteğinden mahrum kaldığını ve bunun yeni bir mülteci dalgasını tetikleyebileceğini belirtti.

Trump’ın bu kesintileri, tam da Suriye’nin yeniden yapılanma ve toplumsal barış için en çok dış desteğe ihtiyaç duyduğu dönemde geldi. Uzmanlara göre, bu durum sadece insani bir felakete değil, aynı zamanda yeni şiddet döngülerine de yol açabilir.

Trump’ın Suriye’deki asıl hikayesi henüz yazılmadı; Şam'ı büyüklüğe taşıyan lider mi olacak, yoksa Esad sonrası geçişi sabote eden mi?

Kaynak: Gazete Oksijen

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
1710

1️⃣ COGAT ve Gazze Sonrası Plan İsrail’in COGAT birimi (Coordination of Government Activities in the Territories) Gazze sonrası “askeri-sivil geçiş modeli” kuruyor. • COGAT artık sadece “işgal koordin

 
 
 
410

Avrupa’nın aşırı sağcı partileri ekonomide solcu oldu Çünkü daha küçük devlet çağrısı, oylarının büyük bölümünü aldıkları işçi sınıfında...

 
 
 
4010

Trump, Hamas'ın Gazze Ateşkes Teklifine Yanıt Vermesi İçin Pazar Günü Son Tarihi Belirledi Anlaşma sağlanamazsa Trump, 'Daha önce hiç...

 
 
 

Yorumlar


©2023 copyright by MD all rights reserved

bottom of page