12
- mutlunecmettin
- 12 Tem 2025
- 19 dakikada okunur
Dünya medyası PKK'nın silah bırakma törenini nasıl gördü? '40 yıllık sorun bitiyor'
Terör örgütü PKK üyeleri bugün Süleymaniye'de silah bıraktı. Yaşanan gelişmeler dünya gündeminde de ses getirdi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Süleymaniye'ye bağlı Surdaş nahiyesi sınırlarındaki bir mağarada toplanan PKK'lı grup, buradan silahlarıyla çıkarak, topluluğun bulunduğu alana geldi.
15'i kadın 30 kişiden oluşan PKK'lı grup, ellerindeki silahları içinde ateş bulunan büyük bir kazana atarak imha etti. Alanda bir örgüt elebaşı, Türkçe ve Kürtçe mesaj okudu.
PKK'nın silah bırakması dünya medyasında da ses getirdi. İşte Avrupa, ABD ve Orta Doğu medyalarından öne çıkan ifadeler:
Reuters:
İngiliz haber ajansı, silah bırakmayla ilgili yayınladığı haberinde şu ifadelere yer verdi:
1984’ten bu yana Türkiye ile silahlı çatışma içinde olan ve yasadışı kabul edilen terör örgütü PKK, Mayıs ayında lideri Abdullah Öcalan’ın kamuoyuna yaptığı çağrının ardından örgütü feshetme, silah bırakma ve ayrılıkçı mücadelesine son verme kararı almıştı.
PKK, son yıllarda Türkiye’nin güneydoğu sınırının ötesine itildikten sonra Kuzey Irak’ta konuşlanmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri, bölgede düzenli olarak operasyonlar ve hava saldırıları gerçekleştirerek PKK üslerini hedef almış ve birçok askeri üs kurmuştu.
Reuters'a göre yeni dönemin şifreleri
NATO üyesi Türkiye’nin PKK ile çatışmasının sona ermesi, komşu Suriye dahil bölgede önemli sonuçlar doğurabilir.
ABD’nin Suriye’de müttefiki olan ve Ankara tarafından PKK’nın uzantısı olarak görülen YPG'nin Suriye güvenlik yapısıyla hızla bütünleşmesi yönünde baskı artabilir. Analistler, PKK’nın silahsızlanmasının bu süreci de hızlandırabileceğini söylüyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye’nin son 50 yılda terörle mücadeleye yaklaşık 1,8 trilyon dolar harcadığını açıklayarak barış adımlarını ekonomik bir fırsat olarak nitelendirdi.
Politico:
ABD medyasından Politico, PKK'nın silah bırakmasına dair bir analiz yayınladı. Politico'nun analizinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi kariyeri ile barış sürecinin etkileri karşılaştırıldı.
Politico'nun haberinde şu ifadelere yer verildi:
Erdoğan siyasi geleceğini kurtarmak için ülkenin en çetin siyasi ve askeri çatışmasını bitirmeyi hedefliyor.Hedefi mi? Son 40 yılda 40 bin kişinin hayatını kaybetmesine ve ülke hayatında derin yaralar açılmasına yol açan çatışmayı sona erdirerek, Türkiye’nin büyük Kürt azınlığını kendi tarafına çekmek.
Erdoğan’ın Kürtlere yönelik açılımı, yeni bir taban arayışının sonucu. Ancak bu hamle, başarı garantisi olmayan yüksek riskli bir oyun. Türkiye’de ana akım kamuoyu PKK konusunda oldukça temkinli, Kürtler ise Türk devletine güven konusunda son derece tedirgin. Bu nedenle bu süreç hiç kolay olmayacak.
Kamuoyuna “terörsüz Türkiye” projesinin önemini vurgulayan Erdoğan, aynı zamanda sürecin risklerinin farkında olduğunu gösteriyor. Cumhurbaşkanlığı’nda yaptığı bir konuşmada, projesinin Türkiye içinden ve PKK saflarından gelebilecek “sabotajlara” açık olduğunu kabul etti.
Der Spiegel:
Almanya merkezli Der Spiegel ise silah bırakma törenini, “PKK görünüşe göre silahlarını yakmaya başladı” başlıklı bir haberle gördü.
Haberde şu ifadelere yer verildi:
PKK'nin birkaç bin savaşçısı olduğu tahmin ediliyor. Bu nedenle silah bırakma sürecinin ilk adımı şimdilik sembolik olarak değerlendiriliyor. Türk hükümeti, yıl sonuna kadar tüm savaşçıların silahlarını teslim etmiş olmasını bekliyor. Süreç, Türkiye ve Irak hükümetleri ile Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesel yönetimi tarafından izlenecek. Ayrıca, yeni silah teslim noktalarının kurulması gündemde.
Der Spiegel’de Anna-Sophie Schneider imzasıyla yayımlanan bir diğer yazıdaysa şu ifadeler yer aldı:
“Türkiye’den sevindirici manşetler artık nadiren geliyor. Ancak bu hafta gerçekten iyi, hatta çok iyi bir haber var: Yasaklı PKK terör örgütü, bu Cuma günü kendi kendini silahsızlandırma sürecine başladı. Kuzey Irak'ta düzenlenen sembolik bir törende, örgütün bazı üyeleri silahlarını bıraktı. Bu, Türkiye sınırlarını aşan tarihi bir dönüm noktası”
Barış sürecinin siyasi zamanlamasına dikkat çeken Schneider, “Kürt milletvekilleri ve seçmenler, Erdoğan’ın barış arayışı görüntüsüyle aldatılmamalı. Çünkü barış sürecinin zamanlamasında siyasi hesaplar olduğunu söylemek mümkün. Cumhurbaşkanı, birdenbire teröristlerin geleceği üzerine müzakere etmeye hazırken pek çok PKK üyesi affedilebilir aynı zamanda ülkenin en büyük muhalefet partisine karşı amansız bir mücadele veriyor. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) giderek kriminalize ediliyor” ifadelerini kullandı.
France24:
Analistler, PKK'nın askeri zayıflığının, silahsızlanmayla beraber itibarını kurtarmaya çalıştığını belirtiyor. Bu durumun aynı zamanda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın on yıllardır süren isyan karşısında zafer ilan etmesine olanak sağladığını söylüyor.
Silahların yakılması sırasında kalabalıktan bazıları alkışlarken, bazıları ise gözyaşlarını tutamadı.
ABD'li haber ajansı AP:
Yetkililer, PKK ile beş aşamalı bir barış sürecinden söz ediyor. Sürecin ilk aşaması, Bahçeli tarafından başlatılan siyasi inisiyatif olurken, ikinci aşamada Öcalan’ın Şubat ayında PKK’yı silahlı mücadeleyi bırakmaya çağıran mesajı yer aldı. Sonraki iki aşamanın ise terör örgütü PKK üyelerinin yasal olarak topluma yeniden kazandırılması ve uzun vadeli iyileşme ile uzlaşma çalışmalarına odaklanacağı belirtildi.
PKK kanadı silah bırakma sürecinin devam etmesi için, Türkiye’nin cezaevinde Öcalan’a uygulanan “tecrit rejimini” sona erdirme ve eski PKK üyelerinin siyasi sisteme entegrasyonuna izin verme yönünde adımlar atmasını talep ettiklerini ifade etmişti.
Al Jazeera: Son derece sembolik
Al Jazeera muhabiri Mahmoud Abdelwahed, Süleymaniye’den geçtiği haberde, PKK’nın silah bırakma törenini “son derece sembolik” olarak nitelendirdi. Törene Irak merkezi hükümetinden ve yarı özerk Kürt Bölgesel Yönetimi’nden üst düzey isimler katıldı.
Abdelwahed, bu adımın önemli bir dönemeç olduğuna dikkat çekerken, önlerinde belirsizliklerle dolu uzun bir yol olduğunu vurguladı. “Bu sadece bir başlangıç gibi görünüyor ve önümüzde uzun bir yol var” dedi. Abdelwahed ayrıca, PKK’nın kendi talepleri olduğuna dikkat çekti: “Örgüt, liderleri Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasını ve buraya, Kuzey Irak’a gelerek demokratik süreci bizzat yönetmesini istiyor.”
Geçtiğimiz yıl Nisan ayında Irak’ın PKK’yı resmen yasaklı örgüt ilan ettiğini hatırlatan Abdelwahed, bu gelişmenin Türkiye ve Iraklı yetkililer arasında yapılan üst düzey bir güvenlik toplantısının ardından geldiğini hatırlattı.
To Vima:
Yunan medyasından To Vima gazetesi PKK'nın silah bırakması ile ilgili bir analiz yayınladı. PKK üyelerinin silah bırakmasını tarihi bir eşik olarak belirten gazete, silah bırakma esnasında MİT yetkililerin de alanda olduğunu hatırlattı.
Kathimerini:
Kathimerini gazetesi, silah bırakmanın sembolik olduğunu hatırlatarak önümüzdeki günlerde PKK'nın feshinin daha net bir görüntü alacağını ifade etti.
Kathimerini haberinde, 'Onlarca yıldır süren ve 40 binden fazla insanın yaşamına mal olan çatışmayı bitirme amacı taşıyan bu yeni girişim, aynı zamanda Türkiye ekonomisini zayıflatan ve ülke içinde derin sosyal-siyasi ayrışmalara neden olan isyanı sona erdirme potansiyeli taşıyor' değerlendirmesinde bulundu ve ekledi:
'Terör örgütü PKK, son yıllarda Türkiye sınırlarının çok ötesine itilmişti.'
Maariv:
İsrail medyasından Maariv '40 yıllık sorun bitiyor, PKK silah bırakma kararı aldı' başlıklı haberinde sürece dair açıklamalara yer verdi. İsrail medyası ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın PKK'nın silah bırakmasına dair yaptığı 'Bütün bir bölge için faydası olacak' sözlerine de yer verdi.
Kaynak: Gazete Oksijen
AB'nin nüfusu 450 milyonu aştı
Avrupa Birliği'ne üye 27 ülkenin toplam nüfusu 2025 yılı itibarıyla 450,4 milyona ulaştı. Almanya, 83,6 milyonluk nüfusuyla AB'nin en kalabalık üyesi oldu
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat), Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin 1 Ocak 2025 tarihindeki nüfus verilerini yayımladı. Buna göre, 2024 yılı başında 449,3 milyon olan AB üyesi 27 ülkenin toplam nüfusu, 2025'te 450,4 milyona çıktı.
En kalabalık üye: Almanya
Almanya, 83,6 milyonluk nüfusuyla AB'nin en kalabalık üyesi olurken, onu 68,6 milyonla Fransa, 58,9 milyonla İtalya, 49,1 milyonla İspanya, 36,5 milyonla Polonya, 19 milyonla Romanya, 18 milyonla Hollanda ve 11,9 milyonla Belçika izledi.
AB'nin nüfusu en az ülkeleri 574 binle Malta ve 681 binle Lüksemburg oldu.
Böylece, AB nüfusu 2021'de Covid-19'un etkileri nedeniyle yaşanan düşüşün ardından 4 yıl boyunca artış gösterdi. AB'nin nüfus artışı özellikle Covid-19 salgını sonrası artan göç hareketlerinden kaynaklandı.
Söz konusu dönemde Türkiye'de toplam nüfus 85 milyon 664 bin 994 olarak belirlendi.
Kaynak: AA
isveç'te mahkumlara yer kalmadı: Suçlular başka bir ülkeye gönderiliyor
İsveç, artan mahkum sayısıyla başa çıkmak için 600 mahkumu Estonya'ya göndermeye hazırlanıyor. Uzmanlar, rehabilitasyon odaklı sistemin terk edilip ABD tarzı kitlesel hapis modeline geçildiği uyarısında bulunuyor
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
İsveç, ceza adalet sisteminde köklü bir değişime giderek rehabilitasyon odaklı yaklaşımı terk edip, ABD tarzı kitlesel hapis sistemine yöneliyor. Uzmanlar, artan çete şiddeti ve dolup taşan cezaevleriyle başa çıkmaya çalışan merkez sağ hükümetin bu yöndeki politikalarının radikal bir dönüşümün işareti olduğunu belirtiyor.
Geçtiğimiz hafta İsveç Adalet Bakanlığı, İsveç Cezaevi ve Denetimli Serbestlik Kurumu’na (Kriminalvården), Estonya'da mahkumlara yer açılması için gerekli hazırlıkları yapma talimatı verdi. Haziran ayında Stockholm ve Tallinn yönetimleri arasında imzalanan anlaşmayla, Baltık ülkesinde 600'e kadar cezaevi yeri tahsis edilmesi öngörülüyor.
41 bin mahkumluk tablo
Kriminalvården’in son raporuna göre, İsveç’te cezaevinde bulunan mahkum sayısı 2024 itibarıyla 7.800 iken, hükümetin cezaları sertleştiren politikalarının sürmesi halinde bu sayının 2034 yılına kadar 41.000’e ulaşabileceği tahmin ediliyor.
İsveç uzun yıllardır mahkumların topluma yeniden kazandırılmasına öncelik veren ceza politikalarıyla öne çıkıyordu. Ancak uzmanlara göre ülke, bu yaklaşımı terk ederek daha cezalandırıcı ve hapsedici bir yöne kayıyor.
Cezaevi idari müdürü Joakim Righammar, ülke genelindeki cezaevlerinin "kriz düzeyinde bir aşırı doluluk" yaşadığını vurguladı.
Çocuklar da uzun süreli hapis cezası alıyor
Özellikle çocukların aldığı uzun hapis cezaları dikkat çekiyor. Yeni yaklaşım doğrultusunda 15 yaşındaki çocukların 10 yıl ve üzeri hapis cezalarına çarptırıldığı görülüyor. Hükümet, ağır suçlar için ceza ehliyeti yaşının 15’ten 14’e düşürülmesini öneriyor. Ana muhalefetteki Sosyal Demokratlar da bu öneriye destek veriyor. Aşırı sağcı İsveç Demokratları ise yaş sınırının 13’e çekilmesini talep ediyor.
İlk kez 2026’da, şu anda genç suçluların gönderildiği rehabilitasyon odaklı “güvenli gençlik merkezleri” yerine, gençler için cezaevi modeli hayata geçirilecek. Bu merkezlerde halihazırda en fazla 4 yıl ceza verilebiliyordu.
Estonya anlaşması ve tepkiler
Adalet Bakanı Gunnar Strömmer Estonya ile yapılan anlaşmayı “İsveç cezaevi sistemine bir nefes aldırmak için önemli bir adım” olarak nitelendirdi. Ancak uygulamanın hayata geçebilmesi için her iki ülke parlamentolarının da onayı gerekiyor. Bakanlık, anlaşmanın 2026 yazında yürürlüğe girmesini bekliyor.
Bununla birlikte uzmanlar, Estonya’daki 600 mahkumluk kapasitenin sorunun büyüklüğü karşısında yeterli olmayacağını vurguluyor. Stockholm Üniversitesi’nden suç politikaları uzmanı Emelí Lönnqvist “Eğer hedef 40 bin mahkum ise 600 yer bir anlam ifade etmiyor” diyerek uyardı. Lönnqvist’e göre İsveç rehabilitasyondan vazgeçerek cezalandırmaya yöneliyor ve hükümetle Sosyal Demokratlar, aşırı sağın gündemine boyun eğiyor.
“İnsanlık dışı bir yöne gidiyoruz”
“Şu anda olanlar, ciddi bir toplumsal tartışma yapılmadan ilerliyor. Bu durum, ABD’de gördüğümüz türden kitlesel hapis sistemine benziyor ve işe yaramadığı çok açık. Aksine işleri daha da kötüleştiriyor,” diyen Lönnqvist “İsveç’in istikrarlı ve insani ceza politikası anlayışı artık yok oldu” ifadelerini kullandı.
Stockholm'de cezaevindeki 15 yaşındaki çocuklarla çalışan rahip Olle Jonasson da, siyasilerin cezalandırma hırsı nedeniyle savunmasız bireylerin göz ardı edildiğini söyledi. Jonasson, birçok gencin çeteler tarafından “tek kullanımlık nesneler” gibi kullanıldığını, esas suçluların ise yurtdışında ceza almadan kaldığını belirtti.
“Bu çocukların elbette yaptıklarının bir karşılığı olmalı, ancak cezalandırma düşüncesi yerine onları iyileştirme odaklı düşünmemiz gerekiyor” diyen Jonasson, toplumun “en zayıf halkayı ezdiğini” söyledi.
Hükümet: Rehabilitasyondan vazgeçmiyoruz
Adalet Bakanlığı, rehabilitasyon anlayışından vazgeçildiği yönündeki eleştirileri reddetti ve önleyici çalışmalara da yatırım yapıldığını savundu.
Kaynak: Gazete Oksijen
Raporlar doğruysa topyekün savaş: İsrail, İran'a yeniden saldırabileceğini ABD'ye bildirdi
İsrail, İran’ın nükleer programını yeniden başlatması halinde ABD’den onay beklemeden saldıracağını Trump’a iletti; Tahran ise yeni bir saldırı olmadan müzakereye dönmeyeceğini söylüyor
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, bu hafta Beyaz Saray’da yaptığı görüşmede ABD Başkanı Donald Trump’a, Tahran’ın nükleer silah geliştirme çabalarını yeniden başlatması halinde İran’ı tekrar vuracaklarını söylediği iddia edildi.
The Wall Street Journal’ın Cuma gecesi yayımladığı habere göre, iki lider arasındaki bu özel görüşme, Trump’ın kamuoyuna “İran’a yönelik yeni saldırılara gerek kalmamasını umuyorum” açıklamasından kısa bir süre sonra gerçekleşti. Trump o açıklamasında, “Bunu yapmak isteyeceğimi hayal edemiyorum” demişti.
ABD savaş yerine diplomasi istiyor
İsrail medyasında çıkan haberlere göre Netanyahu’nun mesajı, İsrail, ABD ve İran arasında son ortak askeri operasyonların İran’ın nükleer programına verdiği zarar konusunda farklı değerlendirmelerin bulunduğunu gösteriyor. Trump hala İran’ı nükleer hedeflerinden vazgeçirmeyi amaçlayan bir anlaşmaya varmayı isterken, İsrailli yetkililer diplomasinin Tahran’ın gizli silah çalışmalarını engellemeye yetmeyeceği görüşünde.
Öte yandan İran, Washington’la müzakere masasına dönmenin ön şartı olarak bir daha saldırıya uğramayacağına dair garanti talep ediyor.
İsrailli üst düzey bir yetkili, gazeteye yaptığı açıklamada İsrail’in bir sonraki saldırı için ABD’den mutlaka onay aramayacağını, ancak İran’ın faaliyetleri diplomatik süreci sona erdirecek ölçüde ciddi görülmezse Netanyahu’nun Trump’tan tepki görebileceğini itiraf etti.
Haberde, İran’ın uranyum zenginleştirmeyi sürdürmesi ve nükleer geliştirme çalışmalarına yeniden başlaması halinde hem İsrail’in hem de muhtemelen ABD’nin askeri yanıtlarının Tahran rejiminin istikrarını tehdit edebileceğine dikkat çekildi.
Uranyumun hepsi yok edilemedi
Geçtiğimiz ay düzenlenen “Yükselen Aslan Operasyonu” öncesinde İsrail istihbaratı, İran’ın aylar içinde basit bir nükleer cihaz üretebileceğini ve bir yıl içinde kullanılabilir bir silaha sahip olabileceğini değerlendiriyordu. İsrailli ve Pentagon yetkilileri, son saldırıların İran’ın programını iki yıla kadar geriye ittiğini tahmin ediyor. Ancak bir İsrailli yetkili, İran’ın İsfahan tesisindeki zenginleştirilmiş uranyumun saldırılardan sağ çıktığını ve kurtarılabileceğini söyledi.
Yetkiliye göre, ABD’nin “sığınak delici” bombalarıyla ağır hasar gören Fordo ve Natanz tesislerinden uranyum çıkarılması ise pek mümkün değil. Yine de İsrail, İran’ın İsfahan’daki uranyumu geri kazanma ya da silah programını yeniden başlatma girişimlerinin hızla tespit edileceğini düşünüyor.
ABD’de Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimlerde Ortadoğu meselelerinde üst düzey görevlerde bulunan Dennis Ross, Journal’a yaptığı açıklamada “İranlılar son derece temkinli davranacaktır. İsrail’in tehditlerini çok ciddiye alacaklar” dedi.
Geniş çaplı saldırının ayak sesleri
Öte yandan Associated Press tarafından analiz edilen uydu görüntüleri, İran’ın Katar’daki ABD hava üssüne düzenlediği saldırıda Amerikalıların güvenli iletişim için kullandığı bir ekipmanın bulunduğu jeodezik kubbenin vurulduğunu gösterdi.
Pentagon sözcüsü Sean Parnell, bir İran balistik füzesinin söz konusu kubbeyi vurduğunu doğruladı. Katar ise hasara ilişkin yorum yapmayı reddetti. ABD medyasında çıkan haberlerde ise İran'ın saldırıya rağmen hala uranyum üretebilecek kapasitesi olduğu ve bunu devam ettirmeye başlamasının an meselesi olduğu ifade ediliyor.
Netanyahu'nun açıklamasından da anlaşılabileceği üzere eğer İran yeniden üretime başlarsa ki bu her an olabilir İsrail-İran arasında yeni ve hatta daha geniş çaplı bir çatışma başlayabilir.
Kaynak: Gazete Oksijen
ABD Dışişleri Bakanlığı 1300'den fazla personelini işten çıkardı
ABD Dışişleri Bakanlığı 1300'ün üzerinde personelini işten çıkarırken, başkent Washington'da son iş gününü tamamlayan çalışanlar, mesai arkadaşlarının alkışları eşliğinde yıllardır çalıştıkları binadan ayrıldı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD Dışişleri Bakanlığı binası lobisinde ve kapı önünde toplanan personel, binayı ellerinde taşıdıkları kişisel eşyalarıyla terk eden arkadaşlarını alkışlayarak teselli etti.
Bir gün önce işten çıkarılmaların başlayacağını ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Michael J. Rigas, personele gönderdiği elektronik postayla duyurmuştu.
İşten çıkarmalar, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Mayıs ayında açıkladığı yeniden yapılanma planının bir parçası olduğu değerlendiriliyor. Rubio, Bakanlığını "şişirilmiş" ve bürokrasi tarafından boğulmuş olarak tanımlamıştı.
ABD Dışişleri Bakanı, yapılan değişikliklerin Bakanlığı temel Amerikan değerleriyle daha uyumlu hale getireceğini ve "radikal siyasi ideoloji" odaklarını temizleyeceğini belirtti.
"Büyük bir trajedi"
Binadan ayrıldıktan sonra kapı önünde toplanan arkadaşlarıyla kucaklaşan Olga Bashbush yakasıdaki 20. yıl hizmet rozetini göstererek "Biz burada, Amerikan Anayasası'nı ve Amerikan değerlerini korumak için bulunuyoruz. Bunu yaptık da. Hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat yönetimlerde görev yapma onuruna sahip oldum. Ben, ABD Anayasası'na hizmet ediyorum ve şu anda işimize son veriliyor olması büyük bir trajedi" ifadelerini kullandı.
İsmini vermek istemeyen ve gelecek ay Bakanlıktaki 15. yılını dolduracakken işten çıkartılan bir başka dışişleri personeli ise "Bugün, Dışişleri Bakanlığı'nda büyük bir özveriyle çalışan birçok kamu görevlisi için gerçekten çok üzücü bir gün. Ben de gerçekten çok üzgünüm, derinden sarsıldım. Biliyorsunuz, hepimiz bu işe yüreğimizi koyduk ve şu anda yaşananlar yıkıcı bir durum" değerlendirmesinde bulundu.
ABD medyasına sızan Bakanlık iç yazışmasına göre işten çıkarmalar, 1107'si memur, 246'sı diplomat olmak üzere toplam 1353 kişiyi kapsıyor.
Kaynak: AA
İkiz kuleler saldırısının bir numaralı ismi: '11 Eylül'ün beyni' ile yapılan anlaşma iptal edildi
ABD temyiz mahkemesi, 11 Eylül saldırılarının baş sanığı Halid Şeyh Muhammed'in idam cezasından kurtulmasını sağlayacak anlaşmayı iptal ederek, 20 yılı aşkın süredir süren davada yargılama sürecini yeniden gündeme taşıdı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Usame bin Ladin'in yakın sırdaşı olan ve 11 Eylül saldırılarının mimarı olarak kabul edilen Halid Şeyh Muhammed 1 Mart 2003 tarihinde Pakistan'ın Rawalpindi kentinde yakalanmış ve kötü şöhretli Guantanamo Körfezi gözaltı merkezine nakledilmişti.
ABD federal temyiz mahkemesi cuma günü, 11 Eylül 2001'deki İkiz Kuleler saldırılarının planlayıcısı olmakla suçlanan Halid Şeyh Muhammed'in idam cezası riskini ortadan kaldıracak ikrar anlaşmasını iptal etti. Anlaşma zanlının suçunu kabul etmesi karşılığında idam edilmemesini öngörüyordu.
Başkent Washington'daki federal mahkeme heyetinin aldığı karar, yasal ve lojistik sorunlarla boğuşan ve 20 yılı aşkın süredir devam eden askeri kovuşturmayı sona erdirme girişimini boşa çıkardı.
İki yıl boyunca müzakere edilen ve bir yıl önce askeri savcılar ile kötü şöhretli Guantanamo Körfezi'ndeki mahkumları izlemekle görevli üst düzey Pentagon yetkilileri tarafından onaylanan anlaşma, Muhammed ve diğer iki sanık için şartlı tahliye olmaksızın ardışık ömür boyu hapis cezaları içeriyor.
Muhammed kaçırılan uçakların Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a çarpması planını geliştirmek ve yönetmekle suçlanıyor. Kaçırılan bir başka uçak da Pensilvanya'da bir araziye düşmüştü.
Mağdurların yakınları ikiye bölünmüş durumda
11 Eylül mağdurlarının yakınları savunma anlaşması konusunda ikiye bölünmüş durumda. Birçoğu, terör olayıyla ilgili daha fazla bilginin ortaya çıkarılması ve adaletin sağlanması için en iyi yolun yargılama olduğunu ileri sürerek buna karşı çıkmıştı.
Diğerleri ise anlaşmayı 20 yılı aşkın bir sürenin ardından davayı sona erdirmek ve saldırılardan sorumlu kişilerden bazı cevaplar almak için umut olarak görüyordu.
Anlaşma, ABD Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) göre 3 bine yakın kişinin ölümüne neden olan ve ülkedeki en kanlı saldırılardan biri olarak kayda geçen olayla ilgili kurbanların ailelerinin kafalarında kalan soruların yanıtlanmasını zorunlu kılacaktı.
Joe Biden yönetiminde savunma bakanı olarak görev yapan Lloyd Austin, ölüm cezasına ilişkin kararın sadece savunma bakanı tarafından verilmesi gerektiğini söyleyerek anlaşmayı reddetmişti.
Sanıkların avukatları anlaşmanın zaten yasal olarak yürürlükte olduğunu ve Austin'in bunu iptal etmek için çok geç davrandığını savunmuşlardı. Guantanamo'daki bir askeri yargıç ve bir askeri temyiz heyeti de savunma avukatları ile aynı fikirdeydi.
Ancak ABD Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi 2'ye karşı 1 oyla Austin'in yetkisi dahilinde hareket ettiğine karar verdi ve askeri yargıcın kararını hatalı buldu.
Kurul, ilk olarak Biden yönetimi tarafından açılan ve daha sonra Donald Trump döneminde devam eden temyiz başvurusunu değerlendirirken anlaşmayı zaten askıya almıştı.
Reuters analizi: Trump'ın hakkında kimsenin bir şey bilmediği 'kripto adamı'
Birleşik Arap Emirlikleri merkezli olduğunu iddia eden Aqua 1 Vakfı, Donald Trump’ın kripto girişimi World Liberty’ye 100 milyon dolarlık yatırım yaptı. Şirketin sermaye kaynağı ve lideri Dave Lee hakkındaki bilgiler ise sır perdesiyle örtülü
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Donald Trump’ın World Liberty Financial adlı kripto girişimine yapılan milyonlarca dolarlık transferlerin arkasındaki gizem perdesi aralanmaya çalışılırken, geçtiğimiz ay bilinmeyen bir kuruluş dikkatleri üzerine çekti.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli olduğunu iddia eden ve kendisini Aqua 1 Foundation olarak tanıtan bir girişim, haziran sonunda Trump’ın World Liberty tokenlarından 100 milyon dolarlık alım yaptığını duyurdu.
Böylece Aqua 1, World Liberty’nin şimdiye dek bilinen en büyük yatırımcısı oldu. Ancak Reuters’ın şirket kayıtları, dijital profiller ve kamuya açık diğer bilgiler üzerinde yaptığı inceleme, Aqua 1’in sermaye kaynağı ve kurucu ortağı olarak tanıttığı Dave Lee hakkında neredeyse hiçbir somut veri sunmadı.
Gizemli şirket Aqua 1
Reuters, Dave Lee’ye doğrudan ulaşacak bir iletişim kanalı bulamazken, Aqua 1’in basın bülteninde iletişim için gösterilen Dora Lee isimli bir kişiye ait e-posta adresine gönderilen sorulara imzasız bir yanıt geldi. Şirket, “Şu aşamada kamuya açıkladığımız bilgiler dışında ek bir açıklama yapmıyoruz” demekle yetindi.
Aqua 1 ayrıca “Uzun vadeli ve aynı misyona bağlı ortaklar tarafından desteklenen, Dave Lee ve küresel bir web3 ve dijital varlık altyapısı uzmanları ekibi tarafından yönetilen” bir oluşum olduğunu belirtti.
World Liberty’nin token satışlarından elde edilen gelirin dörtte üçü doğrudan Trump ailesine gidiyor. Bu da Aqua 1’in yaptığı bu büyük alımın, Trump ailesinin kasasına onlarca milyon dolar aktarmış olabileceği anlamına geliyor.
Reuters’ın hesaplamalarına göre Trump ailesi, geçen sonbaharda kripto platformunun faaliyete geçmesinden bu yana World Liberty’den yaklaşık 500 milyon dolar kazandı.
'Başkan ABD'yi kriptonun başkenti yapmaya kararlı'
Beyaz Saray Başkan Yardımcısı Anna Kelly, Reuters’a yaptığı açıklamada Başkan Trump’ın kripto dostu bir ajanda izlediğini ancak ailesinin kazançlarından kendisini izole ettiğini belirterek, “Başkan Trump, Amerika’yı dünyanın kripto başkenti yapmaya ve dijital finans teknolojisini dönüştürmeye kararlı. Varlıkları, çocuklarının yönettiği bir tröst tarafından idare ediliyor ve herhangi bir çıkar çatışması söz konusu değil” dedi.
World Liberty ve Trump Organization ise yorum taleplerine yanıt vermedi.
Çin detayı
World Liberty tokenlarının ($WLFI) milyon dolarlık alıcılarının kimlikleri büyük oranda anonim dijital cüzdanların arkasına saklanmış durumda. Bununla birlikte, en büyük alıcılardan bazılarının geçmişleri biliniyor. Örneğin Çinli yatırımcı Justin Sun, 75 milyon dolarlık yatırımıyla Aqua 1’den önce bilinen en büyük alıcıydı.
Dubai merkezli piyasa yapıcı DWF Labs ise 25 milyon dolarlık yatırımıyla dikkat çekmişti. DWF Labs yetkilileri, Aqua 1 ya da Dave Lee’yi tanımadıklarını söyledi.
BAE’de devlet bağlantılı yatırım fonu MGX, Binance borsasına yaptığı 2 milyar dolarlık yatırım için World Liberty’nin stablecoinini seçmişti. Ancak MGX yetkilileri Aqua 1 hakkında yorum yapmadı.
Aqua 1, 26 Haziran’daki açıklamasında World Liberty’nin, Orta Doğu’nun “dijital ekonomi dönüşümünü” destekleyecek ayrı bir fonun lansmanına katkı sunacağını da duyurdu. Fonun Abu Dhabi Global Market (ADGM) finans merkezinde listeleneceğini bildirdi. Ancak ADGM Reuters’a yaptığı açıklamada “Aqua 1’in burada herhangi bir kaydı, lisansı veya bağlantısı bulunmamaktadır” dedi.
Eleştiriler neler?
Trump’ın kripto girişimleri, ABD’de siyasi rakiplerinden ve etik uzmanlardan giderek artan eleştiriler alıyor. Başkanın yönetiminin sektör düzenlemeleri üzerinde çalışırken Trump ailesinin bu alandaki ticari çıkarlarının potansiyel çıkar çatışmalarına yol açabileceği uyarısı yapılıyor.
Aqua 1, internet sitesinde kendisini “BAE merkezli, küresel bakış açısına sahip bir Web3 yerli fonu” olarak tanımlıyor. Ancak Reuters’ın yaptığı taramalarda şirketin BAE’deki ana finans merkezleri veya dijital varlık düzenleyicileri nezdinde herhangi bir kaydına rastlanmadı.
Aqua 1’in web sitesi, yatırım duyurusundan bir ay önce, Mayıs ayında kaydedilmiş ve site sahiplerinin isimleri gizlenmiş. Dave Lee hakkında da kamuya açık bilgi neredeyse yok. Sosyal medya platformu X’teki bir hesap, Lee’yi “yatırımcı ve hayalperest” olarak tanıtıyor. Profil fotoğrafında ise papyonlu manga tarzı bir genç adam resmi yer alıyor ve konum olarak São Paulo, New York, Hong Kong ve Abu Dhabi yazıyor.
İşlem kayıtları dahi yok
Kripto analiz firması Arkham’ın verilerine göre “aqua1.eth” adlı bir cüzdandan World Liberty’ye yapılan büyük transferler dışında kayda değer bir işlem geçmişi bulunmuyor. Mart ve Haziran arasında toplamda yaklaşık 90 milyon dolarlık bir girişin OKX kripto borsasından geldiği görülüyor.
Uzmanlar, yatırımcıların kimliklerinin açıklanmaması nedeniyle Trump ailesinin kripto girişimleriyle ilgili şeffaflık sorunlarına dikkat çekiyor. ABD’de eski Başkan George W. Bush’un baş etik danışmanı Richard Painter, “Başkana kimlerin para gönderdiğini bilmemiz gerekiyor. Bu şeffaflık sağlanmazsa herkes en kötüsünü varsayar” dedi.
Kaynak: Gazete Oksijen
Karakutular incelendi: Hindistan uçak kazasının nedeni belli oldu
Air India kazasına ilişkin ön rapor, kalkıştan hemen sonra motor yakıt kesme düğmelerinin neredeyse eşzamanlı olarak devre dışı kalmasıyla kokpitte büyük bir karmaşa yaşandığını ortaya koydu
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Geçen ay 260 kişinin hayatını kaybettiği Air India kazasına ilişkin ön rapor, uçağın motor yakıt kesme düğmelerinin neredeyse eşzamanlı şekilde devre dışı kalmasının ardından kokpitte ciddi bir kafa karışıklığı yaşandığını ortaya koydu. Hindistan’ın Ahmedabad kentinden Londra’ya gitmek üzere havalanan Boeing 787 Dreamliner tipi uçak, kalkıştan hemen sonra itiş gücünü kaybederek irtifa düşüşüne geçti.
Cumartesi günü Hindistan’ın Uçak Kazalarını Araştırma Bürosu (AAIB) tarafından yayımlanan rapor, son on yılın en ölümcül hava kazasına dair yeni detayları gözler önüne serdi. Raporda, kritik öneme sahip motor yakıt kesme düğmelerinin konumuna ilişkin soru işaretleri gündeme getirilirken, uçakta kullanılan Boeing ve motor üreticisi GE’nin kazada doğrudan bir sorumluluğu bulunmadığı ifade edildi.
Bu kaza, 2022 yılında Air India’yı devletten devralan Tata Grubu’nun havayolunun itibarını yeniden inşa etme ve filosunu modernleştirme hedefleri açısından büyük bir sınama anlamına geliyor.
Uçağın kalkıştan hemen sonra yedek enerji kaynağı olan ram air türbininin devreye girdiği, bu durumun motorlardan güç kaybı yaşandığını gösterdiği belirtildi. Uçağın kara kutusuna kaydedilen seslerde, pilotlardan birinin diğerine “Yakıtı neden kestin?” diye sorduğu diğer pilotun ise “Ben kesmedim” yanıtını verdiği kaydedildi. Raporda bu konuşmaların kaptan ya da yardımcı pilota ait olduğu netleştirilmezken, “Mayday, Mayday, Mayday” çağrısını da hangi pilotun yaptığı belirtilmedi.
'Çalışır' konumdan 'kes' konumuna geçti
Uçağın kaptanı 15.638 saatlik uçuş deneyimine sahip 56 yaşındaki Sumeet Sabharwal’dı. Kendisi aynı zamanda Air India’da eğitmen pilot olarak görev yapıyordu. Yardımcı pilot ise 3.403 saatlik tecrübeye sahip 32 yaşındaki Clive Kunder’dı.
Rapora göre, kalkıştan hemen sonra iki motorun yakıt kesme düğmeleri aynı anda “çalışır” konumdan “kes” konumuna geçti. Ancak raporda bu düğmelerin uçuş sırasında nasıl bu şekilde konum değiştirmiş olabileceğine dair bir açıklama yer almadı. Uzmanlara göre bir pilot bu düğmeleri kazara hareket ettiremez. ABD’li havacılık güvenliği uzmanı Anthony Brickhouse, “Eğer bu düğmeleri bir pilot hareket ettirdiyse neden yaptı?” diye sordu.
Rapora göre düğmeler bir saniye arayla değiştirildi ki bu, biri çevrildikten hemen sonra diğerinin çevrilmesi için gereken süredir. ABD’li havacılık uzmanı John Nance, bu tür düğmelerin uçuş sırasında kapatılmasının olağandışı olduğunu belirterek, özellikle kalkış anında bu hareketin yapılmayacağını vurguladı. Düğmelerin “kes” konumuna getirilmesi motorları anında durdurur. Bu durum genellikle sadece uçak park yerine ulaştığında ya da motor yangını gibi bazı acil durumlarda yapılır. Ancak raporda böyle bir acil duruma dair bir bulgu yer almadı.
Kaza sonrası enkaz alanında yapılan incelemede, her iki yakıt kesme düğmesinin “çalışır” konumda bulunduğu ve her iki motorda yeniden ateşleme izleri tespit edildiği belirtildi. Raporda, bu bulgular uçağın yere çakılmadan hemen önce motorların yeniden çalıştırılmaya çalışıldığına işaret ediyor.
Air India yaptığı yazılı açıklamada raporu kabul ettiğini, yetkililerle iş birliği içinde olduğunu ancak konuya ilişkin başka bir yorum yapmayacağını bildirdi. ABD Ulusal Ulaşım Güvenliği Kurulu (NTSB) da Hindistanlı yetkililere iş birliği için teşekkür ederken, raporda Boeing 787 uçaklarının ya da GE motorlarının operatörlerine yönelik herhangi bir tavsiyeye yer verilmediğine dikkat çekti.
ABD Federal Havacılık Dairesi (FAA), önceliklerinin gerçekleri ortaya çıkarmak olduğunu belirterek, süreç boyunca tespit edilen tüm riskleri hızlı şekilde ele alacaklarını duyurdu. Boeing, soruşturmada Air India’ya destek vermeye devam ettiğini söyledi. GE Aerospace ise yorum talebine henüz yanıt vermedi.
Soruşturma sürüyor
Hindistan Sivil Havacılık Bakanlığı’na bağlı AAIB, 12 Haziran’daki kazaya dair yürütülen soruşturmanın başında yer alıyor. Kazada uçakta bulunan 242 yolcudan 241’i ve yerde bulunan 19 kişi hayatını kaybetti.
Uluslararası kurallara göre, çoğu uçak kazasının birçok faktörün bir araya gelmesiyle meydana geldiği kabul ediliyor. Bu nedenle, kazadan 30 gün sonra ön raporun yayımlanması, nihai raporun ise bir yıl içinde tamamlanması bekleniyor.
Uçağın kara kutuları – kokpit ses kayıtları ve uçuş verilerini içeren cihazlar – kazadan birkaç gün sonra bulunarak Hindistan’da analiz edildi. Bu veriler, irtifa, hava hızı ve pilotların son anlarda yaptığı konuşmalar gibi bilgileri içermesiyle kaza nedenlerinin belirlenmesinde kilit rol oynuyor.
Kaza sonrası Air India ciddi bir inceleme sürecine girdi. Avrupa Birliği Havacılık Güvenliği Ajansı, Reuters’ın Air India’nın yan kuruluşu olan düşük maliyetli havayolu Air India Express’in bir Airbus A320 uçağında motor parçalarının zamanında değiştirilmediğini ve kayıtların sahte olduğunu bildirmesi üzerine şirketle ilgili bir soruşturma başlatmayı planladığını açıkladı.
Hindistan Sivil Havacılık Otoritesi ise daha önce üç Airbus uçağında acil kaçış kaydırağı kontrollerinin geciktirilmesi nedeniyle Air India’yı uyarmış, Haziran ayında ise pilot görev süreleriyle ilgili “ciddi ihlaller” bulunduğu gerekçesiyle uyarıda bulunmuştu.
Yeni Delhi, Hindistan’ın uluslararası uçuş trafiğini Dubai benzeri bir küresel havacılık merkezi haline getirmeyi hedefliyor. Ülke yönetimi, havacılıktaki büyümenin kalkınma hedeflerine katkı sağlayacağını öngörüyor.
Kaynak: Reuters
Japonya ve Avustralya'da 'Tayvan savaşı' krizi | ABD: Tarafınızı hemen seçin
Washington, Tayvan üzerinden çıkacak bir çatışmada müttefiklerinden açık taahhütler bekliyor; Japonya ve Avustralya ise temkinli
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
21. yüzyılın başında Irak'ı işgal edip tüm odak noktasına Orta Doğu'yu yerleştiren ABD, Barack Obama döneminde sinyalleri verilen eksen değişikliğini Donald Trump'ın başkanlığında ete kemiğe büründürdü. Washington yönetimi Suriye gibi ülkelerde asker sayısını azaltıp Güney Asya'daki müttefikleriyle Çin'i kuşatmaya başlarken, Orta Doğu siyasetinde ise boşluklar ve gri alanlar oluştu.
Geride kalan yıllarda Güney Asya'daki en ciddi rakibi Çin'le özellikle Tayvan üstünden restleşen ABD, tartışmalı Güney Çin Denizi etrafındaki ülkelerle teker teker anlaşıp Pekin yönetiminin etrafını sardı. 30 yıl sonra Amerikan birliklerinin ilk kez Filipinler'e dönüşünü sağlayan anlaşmayla, Şubat 2023 itibarıyla ABD’nin Güney Çin Denizi çevresinde oluşturmaya çalıştığı savunma kalkanı tamamlanmış oldu.
En güneyde Avustralya'nın, en kuzeyde ise Japonya ve Güney Kore'nin yer aldığı hatta, tek eksik Filipinler'di.
Ortaklar arası yeni gerilim
Pentagon, ABD ile Çin arasında Tayvan nedeniyle çıkabilecek bir savaşta Japonya ve Avustralya’nın nasıl bir rol üstleneceğini netleştirmeleri için iki önemli müttefikine baskı yapıyor. Ancak Washington’un bu çabası, Hint-Pasifik’teki en kritik iki ortağında rahatsızlık yaratmış durumda.
Financial Times’ın haberine göre, ABD Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby, son aylarda Japon ve Avustralyalı savunma yetkilileriyle yaptığı toplantılarda bu konuyu gündeme taşıdı. Sürece yakın beş kaynak, Colby’nin müttefikleri Tayvan üzerinden çıkabilecek olası bir savaş için caydırıcılığı artırmaya ve hazırlık yapmaya ikna etmeye çalıştığını aktardı.
ABD ilk kez talep etti
Bir ABD Savunma Bakanlığı yetkilisi, Tayvan’a yönelik talepler hakkında yorum yapmaktan kaçınırken, Colby’nin görüşmelerinin temel amacının “caydırıcılığı dengeli ve adil bir şekilde güçlendirmek için çabaları yoğunlaştırmak ve hızlandırmak” olduğunu vurguladı.
Görüşmelerde ayrıca, Çin’in Tayvan’a yönelik tehditlerinin artması nedeniyle müttefiklerin savunma harcamalarını artırmaları yönünde baskılar da yer aldı. Ancak Tayvan üzerinden çıkabilecek bir savaş için net taahhütler istemek, ABD’nin müttefiklerinden ilk kez talep ettiği bir konu oldu.
“Japonya ve Avustralya ile Tayvan senaryosuna doğrudan uygulanabilecek somut operasyonel planlama ve tatbikatlar ilerliyor” diyen bir kaynak, “Ancak bu talep, ABD’nin kendisinin Tayvan’a açık çek vermemesi nedeniyle Tokyo ve Canberra’yı şaşırttı” ifadelerini kullandı.
'Stratejik belirsizlik'
ABD uzun süredir Tayvan konusunda “stratejik belirsizlik” politikası izliyor; ada savunmasına dair net bir taahhütte bulunmuyor. Eski Başkan Joe Biden dört kez ABD’nin Tayvan’ı savunacağını belirtmişti. Donald Trump ise selefleri gibi ABD’nin ne yapacağına dair açık bir sinyal vermekten kaçındı.
Amerikan Girişimcilik Enstitüsü’nden Asya uzmanı Zack Cooper, “ABD kendi tepkisini netleştirmemişken müttefiklerden Tayvan ihtilafında nasıl davranacaklarına dair ayrıntılı taahhütler istemek oldukça zor” dedi. Cooper ayrıca, “Trump Tayvan’ı savunacağına dair taahhüt vermediği için ABD’nin başkalarından net bir pozisyon talep etmesi gerçekçi değil” diye ekledi.
Baskı, Japon ve Avustralyalı savunma yetkililerine yöneltilirken, konunun üst düzey liderlik düzeyine taşınmadığı belirtiliyor. İkinci bir kaynak, Japonya, Avustralya ve diğer müttefik temsilcilerinin “toplu olarak kaşlarını çattığını” aktardı.
Japonya Savunma Bakanlığı, “Tayvan’a yönelik bir acil duruma ilişkin varsayımsal soruya yanıt vermek zor” diyerek, olası bir müdahalenin anayasaya, uluslararası hukuka ve iç yasalara göre ayrı ayrı değerlendirileceğini belirtti. Avustralya’nın Washington Büyükelçiliği ise yorum yapmadı.
Colby’nin bu girişimi, geçtiğimiz ay Financial Times’ta çıkan ve ABD’nin AUKUS güvenlik anlaşmasını gözden geçirdiğini ortaya koyan haberin ardından geldi. Bu anlaşma, Canberra’nın nükleer denizaltı tedarik etmesine olanak sağlıyor.
Colby ayrıca, Avrupa ordularına odaklarını Hint-Pasifik’ten çekip Avrupa-Atlantik bölgesine yönlendirmeleri çağrısı yapmıştı. Japonya ise Colby’nin savunma harcamalarını artırma yönündeki ani talebi sonrası ABD ile önemli bir bakanlar toplantısını iptal etmişti.
Pentagon son günlerde, Colby’nin Ukrayna’ya silah sevkiyatını engelleme kararının arkasında olduğuna dair çıkan haberleri reddederek müsteşarı savunmak zorunda kaldı. Söz konusu karar, Başkan tarafından kısa sürede geri alınmıştı.
'Çin'in hamleleri sonrası ABD'nin cevabı çok önemli'
Tayvan planlaması üzerindeki tartışmalar, Tokyo ve Canberra’nın Trump yönetimi tarafından savunma harcamalarını artırmaya yönelik baskı gördüğü bir dönemde yaşanıyor. Colby’ye yakın isimler, Çin’den gelen tehditler göz önüne alındığında bu talebin çok önemli olduğunu savunuyor.
“Hint-Pasifik’teki müttefiklerimize, başkanın Avrupa’da yaptığına benzer şekilde, mevcut tehdit ortamını anlatıyoruz” diyen bir ABD’li yetkili, “Elbette bu zor konuşmaları gerektiriyor, ama sonuçta hepimizi daha güçlü bir konuma getireceğine inanıyoruz” dedi.
Yetkili, Japonya ve Avustralya’nın savunma harcamalarını Avrupa’daki müttefiklerden daha hızlı artıracağı konusunda iyimser olduklarını söyledi:
“Bu 20 yıl süremez, sürmemeli. Çünkü bu sadece bizim çıkarımıza değil, Hint-Pasifik’teki müttefiklerimizin de çıkarına.”
Ancak durum Japonya için özellikle hassas. Colby’nin harcamaları artırmaya yönelik baskısı, Japonya Başbakanı Shigeru Ishiba tarafından kamuoyunda eleştirilmiş ve bu tartışmalar Temmuz’daki üst meclis seçimleri öncesine denk gelmişti.
ABD’li yetkili, “Müttefiklerimizin siyasi hassasiyetlerine karşı duyarlı olmamız gerektiğinin farkındayız. Ama işbirliği için daha adil ve dengeli bir ortam oluşmalı” dedi.
Kaynak: Gazete Oksijen
Yorumlar