9-4
- mutlunecmettin
- 9 Ağu
- 32 dakikada okunur
Netanyahu: Gazze'nin tüm nüfusunu ortadan kaldırabilirdik ama tam tersini yaptık
İsrail Başbakanı Netanyahu, Gazze'de soykırım suçlamalarına yanıt verdi. Netanyahu, "Eğer soykırım uyguluyorsak kesinlikle çok kötü bir iş çıkarıyoruz demektir, çünkü Gazze'nin tüm nüfusunu ortadan kaldırabilirdik, ama biz tam tersini yaptık" ifadelerini kullandı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 7 Ekim 2023'ten bu yana düzenledikleri saldırılarda 61 binden fazla Filistinliyi öldürmelerine rağmen Gazze'de soykırım yapmadıklarını iddia ederek, "Gazze'nin tüm nüfusunu ortadan kaldırabilirdik ama tersini yaptık" dedi. Netanyahu, Fox News'e verdiği röportajda, saldırılarda 61 binden fazla Filistinlinin öldürülmesi ve 152 binden fazlasının da yaralanmasına rağmen Gazze'de soykırım işlemediklerini ileri sürdü.
Fox News muhabiri İsrail'in Gazze'de soykırım işlediğine dair açıklamalar hakkındaki görüşünü sorduğu Netanyahu, "Eğer (Gazze'de) soykırım uyguluyorsak kesinlikle çok kötü bir iş çıkarıyoruz demektir, çünkü Gazze'nin tüm nüfusunu ortadan kaldırabilirdik, ama biz tam tersini yaptık" ifadelerini kullandı.
Gazze'deki Sağlık Bakanlığının verilerine göre, İsrail'in 7 Ekim 2023'ten bu yana düzenlediği saldırılarda çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 61 bin 258 Filistinli hayatını kaybetti, 152 bin 45 kişi de yaralandı.
Kaynak: AA
ABD'de göçmen gözaltı merkezi 'Timsah Alcatraz'ın inşaatı geçici olarak durduruldu
ABD'de göçmen gözaltı merkezi 'Timsah Alcatraz' tesisinde 14 gün boyunca yeni dolgu, asfaltlama veya altyapı çalışmaları yapılması mahkeme kararıyla yasaklandı. Tesisin mevcut faaliyetlerini sürdürmesi ve göçmenleri barındırmasına ise izin verildi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD'nin Florida eyaletinde yer alan ve 'Timsah Alcatraz' olarak adlandırılan göçmen gözaltı merkezinin inşaatı, çevre yasalarının ihlal edilip edilmediğine ilişkin süren dava kapsamında yargıç kararıyla geçici olarak durduruldu. Karar, Miami'de görev yapan ABD Bölge Yargıcı Kathleen Williams tarafından duruşmada açıklandı.
Karara göre, Florida eyaletindeki Everglades bölgesinde çevre açısından hassas sulak alanda inşa edilen 'Timsah Alcatraz' tesisinde 14 gün boyunca yeni dolgu, asfaltlama veya altyapı çalışmaları yapılması yasaklandı. Tesisin mevcut faaliyetlerini sürdürmesi ve göçmenleri barındırmasına ise izin verildi. Davacı taraf, duruşmalarda sundukları tanık ifadeleriyle, projenin Everglades ekosistemine geri dönülmez zararlar vereceğini belirtti. Federal ve eyalet hükümetlerini temsil eden avukatların ise gelecek hafta mahkemeye savunma sunmaları bekleniyor. ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) yetkilileri ise konuya ilişkin henüz kamuoyuna bir açıklama yapmadı.
Kamuoyunda tepkilere neden olmuştu
Florida'nın doğal yaşam alanı Everglades bölgesinde inşa edilen ve düzensiz göçmenler için 5 bin yatak kapasitesine sahip 'Timsah Alcatraz'ın açılışı, ABD Başkanı Donald Trump ve Noem'in katılımıyla 1 Temmuz'da yapılmıştı. Yıllık maliyeti 450 milyon doları bulacak gözaltı tesisinin kaçışın neredeyse imkansız olduğu eski Alcatraz hapishanesine benzetilmesi, Amerikan medyası ve kamuoyunda eleştirilere yol açmıştı. Tesisin 'Timsah Alcatraz' şeklinde anılması, aşırı güç kullanımı ve cezalandırma yöntemleriyle insan hakları ihlalleri yaşanabileceği endişelerini beraberinde getirmişti. İnsan hakları örgütlerinin yanı sıra 'Everglades Dostları' gibi çevre grupları da tesis arazisinin yüzde 96'sının, Florida panteri gibi savunmasız türlerin yaşadığı sulak alanlardan oluştuğunu belirterek projeye karşı yasal süreç başlatmıştı.
Kaynak: AA
Hamas: Netanyahu'nun Gazze planı müzakere sürecine indirilmiş bir darbe
Hamas, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Gazze Şeridi'nin "tamamını kontrol altına almayı hedefledikleri" yönündeki açıklamasının, ateşkes müzakerelerine indirilmiş bir darbe olduğunu belirtti
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Hamas, Netanyahu'nun, Gazze'nin tamamının işgal edilmesine ilişkin planının görüşüleceği Güvenlik Kabinesi toplantısı öncesi Fox News'e yaptığı açıklamayı değerlendirdi.
Hamas'tan yapılan yazılı açıklamada, "Netanyahu'nun, Gazze'yi kontrol altına alma ve İsrail'i tehdit etmeyen Arap güçlerine teslim etme planının" soykırım ve zorla göç ettirme politikasının devamı olduğu ifade edildi.
Netanyahu'nun açıklamalarının müzakere sürecine indirilmiş açık bir darbe olduğu ve nihai bir anlaşmaya yakın olunmasına rağmen son turdan çekilmesinin ardında yatan gerçek nedeni açıkça ortaya koyduğu kaydedildi.
Gazze'deki saldırıları genişletme planının "Netanyahu'nun, İsrailli esirleri kendi kişisel çıkarlarına ve aşırı ideolojik gündemine feda etmeye çalıştığını" gözler önüne serdiği belirtildi
Açıklamada ayrıca Gazze'nin işgale ve vesayet kurma girişimlerine direneceği ve Filistin halkına yönelik saldırıların İsrail ordusuna pahalıya patlayacağı vurgulandı.
Fox News'e konuşan Netanyahu, Gazze'yi "ilhak etmeyi veya yönetmeyi düşünmediklerini" iddia ederek, "Gazze'yi, bizi tehdit etmeden, düzgün bir şekilde yönetecek ve Gazzelilere iyi bir yaşam sağlayacak Arap güçlerine devretmek istiyoruz." ifadesini kullanmıştı.
Müzakere sürecinde yaşanan tıkanıklık
Hamas, 24 Temmuz'da İsrail ile esir takası ve Gazze'de ateşkes için arabulucuların sunduğu taslağa ilişkin yanıtını ilettiğini bildirmişti.
İsrail Başbakanlık Ofisi, yaptığı yazılı açıklamada, arabulucular yoluyla Hamas'ın yanıtının Tel Aviv'e ulaştığını ve değerlendirildiğini açıklamıştı.
ABD Başkanı Donald Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ise "Hamas'ın ateşkes konusunda isteksiz" olduğunu iddia ederek, Katar'ın başkenti Doha'da ateşkes görüşmelerini yürüten ekibini "danışma amacıyla" geri çağırma kararı aldıklarını kaydetmişti.
Mısır ile Katar 25 Temmuz'da yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi'ndeki
ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Barrack: Lübnan'ın silahların toplanması kararı tarihi ve cesurca
ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Barrack, ülkedeki silahların toplanması kararı nedeniyle Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam'ı tebrik etti. Barrack, "tarihi ve cesurca" diye nitelediği kararla Lübnan için 'Tek Millet, Tek Ordu' çözümünün hayata geçirildiğini savundu
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Lübnan hükümetinin ülkedeki silahların devlet tekelinde toplanması yönündeki kararını "tarihi ve cesurca" olarak niteledi Barrack, X hesabından yaptığı açıklamada, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam'ı Bakanlar Kurulu'nda alınan karar dolayısıyla tebrik etti.
Alınan kararın Kasım 2024'te İsrail'le yapılan Ateşkes Anlaşması’nı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 1701 sayılı kararını, Taif Anlaşması’nı tam olarak uygulama yönünde tarihi, cesur ve doğru bir karar olduğunu belirtti. Barrack, "Bu haftaki Bakanlar Kurulu kararları, nihayet Lübnan için 'Tek Millet, Tek Ordu' çözümünü hayata geçirmiştir. Lübnan halkının yanındayız" ifadelerini kullandı.
"Verilen sözler tutuldu"
Yaptığı bir diğer X paylaşımında ise "Verilen sözler tutuldu." ifadesine yer veren Barrack, ABD Başkanı Donald Trump'ın "Yönetimim, Lübnan'ın ekonomik kalkınma ve komşularıyla barış içinde bir gelecek kurmasına yardımcı olmaya hazır… Lübnan'da, Hizbullah teröristlerinin pençesinden kurtulmuş bir gelecek için yeni bir şans var" şeklindeki sözlerine işaret etti. Barrack, ABD Dışişleri Bakanı Mark Rubio'nun da "Lübnan’daki hedeflerinin, Hizbullah’la mücadele edebilecek ve onu silahsızlandırabilecek güçlü bir Lübnan devleti oluşturmak" olduğu şeklindeki sözlerine atıfta bulundu.
Lübnan'da silahların devletin tekelinde olması gündemiyle 5 Ağustos'ta toplanan Bakanlar Kurulu, "orduya silahların yıl sonuna kadar toplanmasına dair bir plan hazırlama" görevi vermişti. Hizbullah ise Başbakan Nevvaf Selam hükümetinin silahların toplanması kararının "Lübnan'ı İsrail'e karşı direniş silahından mahrum bırakacağını" iddia ederek, bu kararla "büyük bir hata yapıldığını" savunmuştu.
Lübnan'da bu akşam toplanan Bakanlar Kurulu, Hizbullah'ı da kapsayacak şekilde ülkedeki tüm silahlı varlığın devlet tekeline alınması ve grupların elindeki silahların toplanması kararını kabul etmişti. Enformasyon Bakan Paul Markus, Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası yaptığı açıklamada, hükümetin aldığı kararlarla ülkede istikrarı sağlamayı, devlet otoritesinin tesisini ve yeniden inşayı hedeflediğini ifade ederek, "Toprakların tamamında, Hizbullah dahil olmak üzere, silahlı varlığın sona erdirilmesi ve sınırda ordunun konuşlandırılması konusunda mutabık kaldık." demişti.
Hizbullah'ın 'silah bırakması' meselesi
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 19 Haziran'da Beyrut yönetimine "ülkedeki tüm silahların yalnızca devletin denetiminde toplanmasını öncelikli hedef olarak belirleyen" ABD önerisini sunmuştu. Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, 29 Temmuz'da yaptığı açıklamada "devletin egemenliğini yalnızca kendi güçleriyle ülkenin tüm topraklarında tesis etme" konusunda görüşmeler gerçekleştirileceğini söylemişti. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, 30 Temmuz'da yaptığı açıklamada, silah bırakmanın Lübnan'ın iç meselesi olduğunu belirterek, Hizbullah'ın İsrail için silah bırakmayacağını ifade etmişti.
Kaynak: AA
İngiltere Fransa ile imzalanan göçmen iade anlaşması kapsamında ülkeye gelen ilk göçmenleri gözaltı
İngiltere İçişleri Bakanlığı, Fransa ile yapılan düzensiz göçmenlerin iadesine ilişkin anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle Manş Denizi üzerinden küçük botlarla ülkeye gelen ilk göçmen grubunun gözaltına alındığını bildirdi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, dün öğle saatlerinde İngiltere'ye küçük botlarla gelen düzensiz göçmenlerin, anlaşma kapsamında gözaltına alındığı belirtildi.
Açıklamada, gözaltına alınan kişilerin, ülkeden sınır dışı edilene kadar göçmen geri gönderme merkezlerinde tutulacağı, 3 gün içinde Fransa'ya iade talebinin iletileceği ve Fransız makamlarının da 14 gün içinde yanıt vermesinin beklendiği aktarıldı.
Ayrıca, göçmenlere, iade sürecine ilişkin bilgilendirme yapılacağı ve her birey için sınır dışı hazırlıklarının başlatılacağı kaydedildi.
Açıklamada, anlaşma kapsamında, gönderilecek göçmenler karşılığında Fransa'dan İngiltere'ye kabul edilecek göçmenler için karşılıklı başvuru sürecinin de başlatıldığı ifade edildi. Bu kapsamda, Fransa'dan İngiltere'ye gelmek isteyen kişilerin uygunluk kriterlerini karşılaması ve pasaport gibi kimlik belgeleri ile güncel fotoğraf sunmasının gerektiği belirtilen açıklamada, seçilecek adayların daha sonra güvenlik ve biyometrik kontrollerden geçirileceği kaydedildi.
Öte yandan, Fransa'nın kuzeyinde ve diğer bölgelerde bulunan ve küçük botlarla geçiş yapmayı planlayan düzensiz göçmenlere yönelik yeni bilgilendirme kampanyasının başlatacağı duyurulan açıklamada, kampanya kapsamında, bu yolculukların hem tehlikeli hem de başarısızlıkla sonuçlanabileceği mesajının çeşitli mecralarda yayımlanacağı bildirildi.
"Hayatınızı riske atar, paranızı da boşa harcarsınız"
Açıklamada değerlendirmelerine yer verilen İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, yeni anlaşmanın hayata geçirilmesiyle dün ülkeye ulaşan ilk göçmen grubunun Western Jet Foil adlı noktada gözaltına alındığını ve iade sürecinin başladığını aktardı.
Bakan Cooper, "Bu adım, insan kaçakçılığı çetelerine para ödeyerek küçük botlarla ülkeye gelmeyi düşünen herkese açık mesajdır: Hayatınızı riske atar, paranızı da boşa harcarsınız" ifadelerini kullandı.
Cooper, bu tür yasa dışı geçişlerin İngiltere'nin sınır güvenliğini zayıflattığını ve suç şebekelerinin çıkarına hizmet ettiğini vurgulayarak "Bu anlaşma sayesinde küçük botlarla gelenleri Fransa'ya geri göndererek sınırlarımızı güçlendiriyoruz" değerlendirmesinde bulundu.
İngiltere ile Fransa arasındaki göçmen iade anlaşması yürürlüğe girdi
Her yıl binlerce düzensiz göçmen Fransa'nın sahil kesimlerinden hareket edip şişme bot ve teknelerle Manş Denizi'ni geçerek İngiltere'ye ulaşıyor.
Manş Denizi'ne kıyısı olan İngiltere ve Fransa, yıllardır devam eden düzensiz göçmen sorununu çözmek için son yıllarda tedbirleri artırmaya başladı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un geçen ay Londra'ya yaptığı ziyarette İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile üzerinde mutabık kaldıklarını duyurduğu düzensiz göçmenlerin iki ülke arasında takasını öngören anlaşma 5 Ağustos itibarıyla yürürlüğü girmişti.
Anlaşma, Manş Denizi üzerinden yasa dışı yollarla İngiltere'ye ulaşan düzensiz göçmenlerin Fransa’ya geri gönderilmesini, buna karşılık İngiltere'nin de gönderdiği kadar düzensiz göçmeni gerekli koşulları sağlaması halinde ülkeye kabul etmesini öngörüyor.
Anlaşma, Fransa aleyhine olduğu gerekçesiyle bazı Fransız siyasetçilerin tepkisini çekmişti.
Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) de İngiltere ile Fransa arasında yürürlüğe giren düzensiz göçmenlerin iadesine ilişkin anlaşmaya tepki göstererek anlaşmanın, insan hakları açısından etik dışı olduğu ve insan hayatını pazarlık konusu yaptığı eleştirisinde bulunmuştu.
Kaynak: AA
ABD'de helikopterin Mississippi Nehri'nde mavnanın üzerine düşmesi sonucu 2 kişi öldü
ABD'nin Illinois eyaletinde bir helikopterin, elektrik hattına çarpmasının ardından Mississippi Nehri'ndeki bir mavnanın üzerine düşerek alev alması sonucu 2 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Yetkililer, Illinois eyaletine bağlı East Alton bölgesinde meydana gelen helikopter kazasına ilişkin açıklama yaptı.
Elektrik hattına çarpan helikopterin Mississippi Nehri'ndeki mavnanın üzerine düşerek alev aldığını belirten yetkililer, helikopterde bulunan 2 kişinin hayatını kaybettiğini belirtti.
Yetkililer, olay anında mavnada kimsenin bulunmadığı bilgisini paylaştı.
Kazanın ardından, bölgeye itfaiye ve sağlık ekiplerinin sevk edildiğini söyleyen yetkililer, Mississippi Nehri'nde ticari geçişlerin geçici olarak durdurulduğunu aktardı.
Yetkililer, ABD Federal Havacılık İdaresi (FAA) ve Ulusal Ulaşım Güvenliği Kurulunun (NTSB) kazanın nedenini soruşturacağını kaydetti.
Kaynak: AA
ABD Hava Kuvvetleri trans personelin erken emeklilik başvurularını kabul etmeyecek
ABD Hava Kuvvetlerinde uzun yıllar görev yapan trans personelin erken emeklilik başvurularının artık kabul edilmeyeceği ve görevden uzaklaştırılmaları durumunda emekli maaşlarının ödenmeyeceği bildirildi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD Hava Kuvvetlerinden bir sözcü, Associated Press'e (AP) yaptığı açıklamada, ordudaki trans personelin erken emeklilik şartlarında uygulanması beklenen değişiklikler hakkında bilgi verdi.
İsmi açıklanmayan sözcü, Hava Kuvvetlerinde 15 ila 18 yıl görev yapan trans personelin erken emeklilik başvurularının artık kabul edilmemesine karar verildiğini belirtti.
Sözcü, erken emekli olmak isteyen trans personelin, ordudan tek seferlik tazminat alarak ayrılmak ya da emekli maaşı ödenmeksizin görevden uzaklaştırılmak arasında seçim yapacağını açıkladı.
ABD Yüksek Mahkemesi, mayısta, Başkan Donald Trump yönetiminin transların ordu hizmetine katılımını yasaklayan düzenlemesinin geçici olarak uygulanabileceğine hükmetmişti.
Kaynak: AA
ABD’nin doğurganlık oranı yeni dipte
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
1960 yılında Amerika’nın toplam doğurganlık oranı, yani bir kadının doğurması beklenen ortalama çocuk sayısı 3.6 idi. 2022’ye kadar bu oran 1.7’ye düştü. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) tarafından yayınlanan son veriler, o tarihten bu yana bir düşüş daha olduğunu ve oranların 1.6’nın biraz altına, yani kayıtlardaki en düşük seviyeye indiğini gösteriyor. Her eyaletteki kadınlar daha az çocuk sahibi oluyor.
Doğum oranlarını artırmak isteyen politika yapıcıların elinde çok az araç var. Amerika’nın doğum oranı, göç olmadan nüfusu sabit tutmak için gerekli olan 2.1’in altına neredeyse yirmi yıl önce düştü.O zamandan bu yana, bu eğilime ilişkin ikna edici açıklamalar ortaya çıkmadı.CDC’nin son verileri, araştırmacıları ve Beyaz Saray’ı alarma geçirdi. Her iki taraf da doğum oranları düştükçe, bu oranların tekrar yükselme şansının azaldığından endişe ediyor.
14 ülkeden ‘İran ajanları kol geziyor’ bildirisi
ABD ve Avrupa ülkeleri, İran’ı kendi topraklarında cinayet ve kaçırma planları yapmakla suçladı. 14 ülke, “İranlı yetkilileri, kendi topraklarımızda bu tür yasadışı faaliyetlere derhal son vermeye çağırıyoruz” açıklamasını yaptı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD ve 13 Avrupa ülkesi, İran rejiminin istihbarat servislerinin kendi topraklarında Yahudi vatandaşlar da dahil olmak üzere insanları öldürme, kaçırma ve taciz etme girişimlerini kınadı. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Arnavutluk, Avusturya, Belçika, Kanada, Çekya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Hollanda, İspanya ve İsveç tarafından yayınlanan ortak açıklamada, “İran istihbarat servislerinin, egemenliğimizi açıkça ihlal ederek Avrupa ve Kuzey Amerika’da insanları öldürme, kaçırma ve taciz etme girişimlerine karşı birleşmiş bir şekilde karşı çıkıyoruz” denildi.
Açıklamada, “Tahran rejimi, gazetecileri, muhalifleri, Yahudi vatandaşları ve mevcut ve eski yetkilileri hedef almak için uluslararası suç örgütleriyle işbirliğini artırıyor. Bu kabul edilemez” ifadesi kullanıldı ve imzacı 14 ülke İran’ın faaliyetlerini “hedefleri ne olursa olsun” egemenliklerinin ihlali olarak gördüklerini vurguladı.Hükümetler, “Bu eylemlerin gerçekleşmesini önlemek için birlikte çalışmaya kararlıyız ve İranlı yetkilileri, kendi topraklarımızda bu tür yasadışı faaliyetlere derhal son vermeye çağırıyoruz” dedi.
Trump ve Biden’a suikast iddiaları ortaya atıldı
Geçen yıl yayınlanan FBI belgelerine göre, Tahran, ABD Başkanı Donald Trump, eski ABD Başkanı Joe Biden ve eski Cumhuriyetçi başkan adayı Nikki Haley’in de aralarında bulunduğu politikacıları öldürmek için suikastçılar tutmaya çalıştı.
Mart ayında bir federal jüri, rejim tarafından New York’ta yaşayan tanınmış bir İranlı-Amerikalı muhalifin öldürülmesi emrini alan Doğu Avrupa suç örgütünün iki üst düzey üyesini suçlu buldu.Bu ayın başlarında, Hollanda istihbarat teşkilatları, İran ve ajanlarının Yahudiler ve İsrailliler ile İslam Cumhuriyeti muhaliflerine yönelik suikast tehditleri de dahil olmak üzere oluşturduğu tehdit konusunda uyarıda bulundu.
Muhalifleri hedef alıyorlar
“İran, yurtdışındaki muhaliflere yönelik saldırılar konusunda uzun bir geçmişe sahiptir” denilen raporda, istihbaratın, Haziran 2024’te ülkede yaşayan bir İranlı muhalifin hayatına kastedilme girişiminin arkasında İran’ın olduğu yönünde bilgiler olduğu belirtildi.
İstihbarat teşkilatları, “2015 yılında Almere’de İranlı-Hollandalı bir vatandaşı öldürdüler ve 2017 yılında başka bir İranlı-Hollandalı vatandaşın suikastında da suçluların parmakları olabilir” dedi.Raporda, “Benzer olaylar muhtemelen Belçika, Almanya, Fransa, İngiltere ve İsveç’te de meydana geldi. Ayrıca İran, saldırıları gerçekleştirmek için bazen Hizbullah gibi aşırıcı grupları veya bireyleri görevlendiriyor ve genellikle İran veya Lübnan vatandaşı olmayan Şiileri kullanıyor” denildi.2024 yılında İsveç istihbarat teşkilatı SAPO, İran’ın İskandinavya’daki İsrail hedeflerine yönelik terör saldırılarını planlamış olabileceğini söyledi.
Bu açıklama, İsrail’in Danimarka’daki diplomatik misyonunun yakınında, İsveç’teki büyükelçiliğin çevresinde silah sesleri duyulduktan birkaç gün sonra, muhtemelen el bombalarıyla gerçekleştirilen iki patlamanın ardından geldi.
SAPO operasyon şefi Fredrik Hallstrom, “bu yönde işaretler var” diyerek, Tahran’ın iki saldırıya karıştığını ima etti.
İsrail’in Mossad istihbarat teşkilatı da, İran’ın İsveç dahil olmak üzere Avrupa’daki İsrail büyükelçiliklerini hedef alan suç çeteleri tarafından gerçekleştirilen bir dizi terör saldırısının arkasında olduğunu iddia etti.
Y
Trump'tan bıkıp yönlerini AB'ye çevirdiler: Kanada’nın Avrupa Birliği rüyası gerçek olabilir mi?
Trump’ın tehditleri Kanadalıları öfkelendirdi ve yeni bir tür transatlantik ittifak fikri güç kazanıyor. Kanada Başbakanı ilk ziyaretini Avrupa’ya yaptı. Kanadalıların yarısı AB’ye katılma hayaline destek veriyor. Avrupa’da Kanada’yı üye yapabilmek için bir girişim başladı bile...
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Joachim Streit, Kanada’ya hiç ayak basmadı. Ancak bu, Avrupa Parlamentosu üyesi Alman politikacının, Kuzey Amerika ülkesinin AB’ye katılması için “hedefli” olarak nitelendirdiği inatçı, tek kişilik kampanyasını başlatmasına engel olmadı. “Avrupa Birliği’ni güçlendirmeliyiz. Bence Kanada, başbakanının da dediği gibi, Avrupa dışında en Avrupalı ülke” diyen Streit’ın kampanyası yersiz değil. Çünkü Trump’ın ABD ile Kanada’yı düşman eden söylemleri ve Kanada’nın ABD’nin 51’inci eyaleti olması çağrısı sonrası yapılan anketler Kanadalıların yaklaşık yarısının Avrupa ile daha güçlü bir entegrasyon istediğini gösteriyor. Kanada’nın ayrıca, hala Rus gazından kurtulmaya çalışan AB için yararlı olabilecek devasa enerji rezervleri de var.
Eski Alman Bakan'dan Kanada'ya davet
Almanya’nın eski dışişleri bakanı Sigmar Gabriel, Kanada’nın AB’ye davet edilmesi çağrısında bulundu. Almanya’da Pioneer Media’ya verdiği demeçte, “Zaten bazı AB üye ülkelerinden daha Avrupalılar” dedi. Atlantik’in her iki yakasındaki medya kuruluşları bu fikri derinlemesine inceledi, Şubat ayında 1.500 Kanadalının katıldığı bir ankette ise katılımcıların %44’ü Kanada’nın AB’ye katılmayı düşünmesi gerektiğini belirtti. Ancak mart ayında bir Avrupa sözcüsü, AB anlaşmasında sadece Avrupa devletlerinin AB’ye katılabileceğini belirten bir maddeyi gerekçe göstererek bu öneriyi reddetti. Streit, Fransa’nın denizaşırı topraklarına işaret ederek bu teknik detayı önemsemedi. “Onlar da Avrupa’da değil, ama o adalar Avrupa Birliği’ne ait” dedi. AB toprağı olarak kabul edilen ancak coğrafi olarak Batı Asya’da bulunan Güney Kıbrıs da başka bir örnek.
Mart ortasında, Kanada’nın yeni başbakanı Mark Carney, ülkenin lideri olarak ilk yurt dışı gezisini Washington yerine Avrupa’ya yaparak gelenekleri bozdu. Carney, Paris’teki ev sahiplerine, ülkesinin Fransız ve İngiliz köklerine atıfta bulunarak Kanada’nın “Avrupa dışı ülkeler arasında en Avrupalı ülke” olduğunu söyledi. Brüksel, sosyal medyada Kanada’nın AB üyeliğini savunan yoğun tartışmalara tepki vermek zorunda kaldı. Mart ayında yapılan bir brifingde, komisyon sözcüsü, “herhangi bir Avrupa devleti... üye olmak için başvurabilir” hükmünü içeren Avrupa Birliği Antlaşması’nın 49. maddesine atıfta bulundu. Streit ise, komisyonun Kanada’nın üyeliğini mümkün kılmak için 49. maddenin yasal olarak revize edilmesini önerecek mi diye sordu. Hala bir yanıt bekliyor.
Başbakanın Brüksel çıkarması
Başbakan Mark Carney, ziyaret sırasında Kanada’nın AB ile ilişkilerinde tarihi bir adım attığını duyurdu. Başbakan, Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen ile birlikte, yeni, iddialı ve kapsamlı bir AB-Kanada stratejik ortaklığı kuracaklarını açıkladı. Kanada ve AB, ticaret ve ekonomik güvenlik, dijital dönüşüm, iklim değişikliği ve çevre bozulmasıyla mücadele dahil olmak üzere birçok alanda işbirliğini ve bağlantıları güçlendirmek için yakında kapsamlı müzakereler başlatacak.
Bu, hem Kanada hem de AB’deki işçiler, işletmeler ve vatandaşlar için daha fazla ekonomik fırsat ve uzun vadeli refah yaratacak.
400 metrekarelik Avrupa bağlantısı var
Teknik olarak bakıldığında, Kanada’nın Avrupa ile coğrafi olarak bağlantısı var ama bu çok küçük bir bağlantı. AB üyesi olan Danimarka’ya ait Grönland, Kanada ile sınır komşusu. Grönland’ın ucunda bulunan sadece 800 metrekarelik ıssız Hans Adası’nın ortasından Kanada-Danimarka sınırı geçiyor.
Yani Kanada’nın Avrupa’da 400 metrekarelik bir toprağı mevcut. Grönland ve Kanada, Grönland’ın en kuzeybatı ucunda, kışın donmuş deniz buzunun bir kara köprüsü oluşturduğu dönemde de kara sınırını paylaşıyor. Hatta, Kanada ordusunun geçmişte donmuş Robeson Kanalı’nı yürüyerek geçen İnuitleri Kanada topraklarına geri çevirdiği biliniyor.
Ukrayna’da Meksika karteli şüphesi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Meksikalı kartel üyelerinin rakiplerine ve ABD güvenlik güçlerine karşı daha etkili şekilde drone kullanabilmeyi öğrenmek için Ukrayna’da cepheye gittiği ve orduya katıldığı belirtildi.
Ukrayna’nın karşı istihbarat servisi, yabancı gönüllülerden oluşan uluslararası lejyonuna Latin Amerikalı uyuşturucu kartellerinin sızmış olabileceğine dair bir soruşturma başlattığı bildirildi. The Express’in aktardığına göre bu soruşturma, Meksika Ulusal İstihbarat Merkezi’nin bazı Meksikalı gönüllülerin niyetinden şüphe duyduklarını Kiev’e bildirmesinin ardından başlatıldı.
Soruşturmanın merkezinde İspanyolca konuşan üyelerden oluşan, Donetsk ve Harkov’da faaliyet gösteren “Ethos” bölüğünün olduğu belirtildi. Bu bölükteki Meksikalı ve Kolombiyalıların bilinçli olarak kendileri drone kullanan bölüğe sokmak için sahte belgeler kullandığı düşünülüyor.
Savaşta kazan kumarda kaybet
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
BD ordusu, Ordu Eğlence Makineleri Programı (ARMP) adı altında yurtdışındaki üslerinin 79’unda 1.889 slot makinesi işletiyor. Ordunun Tesis Yönetim Müdürlüğü’nün çatısı altında faaliyet gösteren programın genel müdürü Neil Gumbs; Güney Kore, Japonya ve Almanya’nın kumar makinesi yerleştirdikleri ülkelere örnekler olduğunu söyledi.
WIRED’ın ulaştığı belgelere göre ABD ordusu bu makinelerden 2024 mali yılında 70.9 milyon dolar kazandı. Bunun 53 milyon doları net gelir olarak kayıtlara geçti.Bu rakamlar tırmanışta. 2023 mali yılında, ARMP 64,8 milyon dolar gelir elde etti ve net karı 48,9 milyon dolardı. Bir önceki yıl 63,1 milyon dolar gelir elde edilmiş ve net kar 47,3 milyon dolar olarak kayıtlara geçmişti.
Ekim 2024 ve Mayıs 2025 arasında ordunun slot makinelerinden 47.7 milyon dolarlık kumar oynandı. Aynı süreçte oyuncuların 37 milyon dolar kazandığı ifade edildi.ARMP, en parlak döneminde 2017 tarihli bir Hükümet Sorumluluk Ofisi (GAO) raporuna göre 100 milyon doların üzerinde gelir elde etti, ancak 2010 ile 2020 yılları arasında gelirler önemli ölçüde azaldı. Gumbs, bu düşüşü “asker ve tesis sayısındaki azalmalar”a bağladı. 2020’den sonra işler yeniden büyümeye başladı.
Gumbs, bunun kısmen Covid-19’un yol açtığı sıkıntıdan kaynaklandığını, ayrıca “yeni ekipmanlara yapılan yatırımların ve maliyet/giderlerin azaltılmasının eğlence seçeneklerinin artmasına yardımcı olduğunu” söylüyor.
New York’a 8.1 milyar dolarlık kumarhane teklifi
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Hedge fonu milyarderi Steve Cohen 2020 yılında beyzbol dünyasının en çok alay edilen takımlarından New York Mets’i 2.4 milyar dolara satın alarak ülkenin en değerli takımlarından biri haline getirdi. Şimdi ise Hard Rock International ile birlikte takımın stadyumunun yanına 8.1 milyar dolar değerinde Metropolitan Park adından bir kumarhane açmayı hedefliyor.
New York’ta şehir bölgesi için bu sene 3 yeni kumarhane lisansı verileceği açıklanmıştı. Cohen’in teklifi, bu lisanslar için yarışan 8 dosyadan biri. Onaylanırsa, Mets’in Citi Field stadyumunun yanındaki 202 bin metrekarelik asfalt otoparkta çalışmalar başlayacak. Projede kumarhane ve otelin yanı sıra bu alana bir
Hard Rock eğlence merkezi ve kamu parkı inşa edilmesi öngörülüyor.
Cohen’in projesi, 3 lisanstan biri için favori olarak görülüyor. Las Vegas’taki kumarhaneleriyle tanınan Caesars Palace da şehrin ikonik Times Meydanı’nda bir kumarhane açmak için başvuruda bulundu. Ünlü kumarhane zinciri Bally’s ise Bronx için başvuruda bulundu.
News Corp’tan yeni gazete
New York Post’un California versiyonu olarak tasarlanan gazete, 2026’da yayımlanmaya başlayacak
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
ABD’de medya dünyası Başkan Donald Trump ile medya patronu Rupert Murdoch’un arasında Wall Street Journal’ın Trump’ın cinsel istismarcı Jeffrey Epstein’le yakınlığını belgeleyen haberler yayımlaması nedeniyle başlayan kavgayı konuşurken, News Corp sürpriz bir şekilde yeni bir gazete yayımlamaya başlayacağını duyurdu.
Murdoch’un yeni gazetesi The California Post, ABD’deki muhafazakarların amiral yayınlarından olan New York Post’un çizgisinde yayın yapacak. Gazetenin içeriğinin yanı sıra mizanpajı da benzer olacak. Ayrıca gazetenin 1. sayfası, New York Post’tan alıştığımız üzere tek veya iki fotoğrafın üzerine dev puntolarla yazılmış bir manşet ve spottan oluşacak.
Merkezi Los Angeles’ta bulunacak olan The California Post’un genel yayın yönetmenliğini uzun süredir News Corp’ta çalışan ve mevcut olarak Herald Sun’ı yöneten Avustralyalı Nick Papps yapacak. Gazete için California’da bir haber merkezi kuruluyor, ancak editörler New York Post’un ülke genelindeki muhabir ağından faydalanabilecek. Günlük olarak basılı yayımlanacak gazetenin güçlü bir internet ve sosyal medya varlığının da olması planlanıyor.
California’nın en büyük gazetesi The Los Angeles Times’ın hızla değişen medya iklimine uyum sağlamakta zorlandığı günlerde kurulacağı duyurulan California Post, 2026’da yayımlanmaya başlayacak.
Trump’a savaş açan Murdoch editörü
Sağcı Rupert Murdoch’a ait Wall Street Journal, Epstein’le Trump’ın ilişkisini ortaya çıkaran mektubu yayımladı. Gazetenin İngiliz genel yayın yönetmeni Emma Tucker kariyeri boyunca sınırları zorlamaktan çekinmeyen bir editör oldu
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Donald Trump’ın karşı karşıya kaldığı tehdit açıktı. Yayımlanacak haber sadece hüküm giymiş bir cinsel istismarcıyla bağlantılarına dikkati çekmiyor, aynı zamanda başkanla en ateşli destekçileri arasında açılan uçurumu daha da büyütme tehdidi yaratıyordu. Beyaz Saray hızlı bir şekilde tüm gücüyle yanıt verilmesi gerektiği sonucuna ulaştı.
Tarihler 15 Temmuz Salı gününü gösteriyordu. Wall Street Journal, Trump‘ın ekibine ulaşarak, Trump‘ın Jeffrey Epstein‘in 50. doğum günü için derlenen bir anı defterine kaba bir mektup yazdığı ve çizim yaptığına dair haber yayımlayacaklarını bildirdi.
Murdoch’la zıt görüşler
Trump ve sadık basın sözcüsü Karoline Leavitt, bunun üzerine en sert seçeneğe giderek gazetenin İngiliz genel yayın yönetmeni Emma Tucker’ı aradılar. Tucker geri adım atmadı, perşembe günü WSJ, haberi manşetten verdi.
Yayınlandıktan sonraki saatlerde gerginlik tırmandı. Trump, Tucker ile konuştuğunu ve haberin “yanlış, kötü niyetli ve iftira niteliğinde” olduğunu söyledi. Cuma günü, WSJ ve sahiplerinden en az 10 milyar dolar (7.6 milyar sterlin) tazminat talep eden bir dava açıldı.
Tucker, etrafında gizemli bir sis bulutu bulunan bir editör. 2023’te sürpriz bir şekilde New York’a çağrılarak WSJ’nin genel yayın yönetmenliğine getirildi. 2020’den beri Murdoch’un medya imparatorluğunda İngiltere’deki The Times gazetesinin pazar edisyonu olan Sunday Times’ın editörlüğünü yapıyordu. The Guardian’ın aktardığına göre meslektaşları, hatta bazı rakipleri bile onu sevimli, eğlenceli ve samimi olarak tanımlıyor. Aynı zamanda bunların Murdoch’un dünyasında korunması zor özellikler olduğunu vurguluyorlar. Tucker’ın gizemini daha da derinleştiren ise patronunun sağcı, Brexit yanlısı görüşlerini gizlemiyor olması.
Ancak Murdoch, WSJ’yi öyle rastgele birine devretmez. Trump yanlısı Fox News, imparatorluğunun en önemli gelir kaynağı olsa da, Journal onun en değerli varlığı. Times’ın İngiltere‘de yaptığı gibi, ABD‘nin geniş siyasi çevrelerinde ona güç ve saygınlık kazandırıyor. Peki, neden Tucker?
Onunla çalışmış olanlara göre, bunun cevabı Murdoch’un çok değer verdiği iki özelliğe sahip olması: İşi için popüler olmayan kararlar almaya istekli olması ve siyasi açıdan tartışmalı haberlere olan tutkusu.Financial Times’ın eski editörü ve Tucker ile Brüksel‘de FT için çalışmış olan Lionel Barber, “O, iyi haberler konusunda çok keskin bir sezgiye sahiptir; her zaman öyleydi” dedi.
Tucker, Oxford Üniversitesi’nde öğrenciyken okulun dergisinin editörlüğünü yaptı ve mezuniyetten sonra hemen FT’de staja başladı. Bir meslektaşı, “Çok neşeli bir iş arkadaşıydı, harika bir arkadaştı ve gece dışarı çıkmak için de çok iyiydi, ama iş söz konusu olduğunda, her şeyi mükemmel yapacağını bilirdiniz” dedi; “Çok kararlıydı.”
FT, Tucker’ın parıltısını görünce onu kadroya kattı. Brüksel ve Berlin bürolarında tecrübe kazandığı sırada kendine önemli bir müttefik edindi: Gazetenin somon rengi dış haber sayfalarının o zamanlar editörlüğünü yapan Robert Thomson. Thomson kendisi gibi Avustralyalı olan Murdoch’la ABD’de geçen günlerinde yakın dost olmuştu. Thomson, 2002 yılında Times of London’ın yayın yönetmenliği için işinden ayrıldı ve 2008 yılında Murdoch‘un yeni satın aldığı WSJ’yi yönetmek üzere New York‘a gönderildi. Thomson, gitmeden önce Tucker’ı Times’a çekmeye yardımcı oldu. Tucker, gösterdiği başarıyla sonunda bu gazetede genel yayın yönetmen yardımcısı oldu.
Murdoch‘u asıl etkileyen, Tucker’ın 2020 yılında Sunday Times’ın editörlüğüne terfi etmesi oldu. Zorlu işten çıkarma kararlarını gözünü kırpmadan uyguladı ve Sunday Times‘ın dijital hedeflerini genişletti. Görüşleri aksi yönde olmasına rağmen Brexit yanlısı gazeteyi daha geniş bir kitleye hitap edecek şekilde yeniden şekillendirdi.
Trump’tan önce Johnson
İlk popülist dünya lideri düşmanını da burada kazandı. Tucker göreve geleli henüz birkaç ay olmuşken Sunday Times, dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın Covid pandemisini yönetmekte nasıl başarısız olduğuna dair bir dosya yayımladı. Johnson, önceki yıl yapılan seçimlerde kendisini destekleyen gazete tarafından hedef alınınca ateş püskürdü ve resmi yalanlama yayınladı. Ayrıca eski başbakanın kız kardeşi Rachel Johnson, Tucker’ın en yakın arkadaşlarından biri.
Birçok kişi Tucker’ın kaderinin Times‘ı yönetmek olduğunu düşünürken, 2023‘ün başında New York‘a atanarak WSJ’nin başına geçti ve hemen acılı bir yeniden yapılandırma sürecine başladı. Kıdemli editörler yollandı. Pulitzerli gazeteciler kovuldu. Ülkenin en kuvvetli Washington bürosu görevden almalarla sarsıldı.Bir muhabir insanların ağladığını, bir diğeri ise sürecin ciddi psikolojik etkisinden bahsetti. Bu durum Tucker‘ın editörlüğünü tartışmalı hale getirdi ve gazetecilerin onun boş ofisini işten çıkarmaları protesto eden yapışkan notlarla kaplaması gibi olağanüstü bir manzaraya yol açtı.
Yeni yaklaşım
Tucker bu olumsuz havayı kısa süre içinde tersine çevirdi. Bunda en büyük rolü gazetenin haberciliğinin sivrilmesinde direksiyonu eline alması oynadı. The Guardian’ın aktardığına göre Tucker önemli konularda sert haberler yapılmasını, ama aynı zamanda toplantı masasına dijital erişimi artıracak dikkat çekici konular getirilmesini istedi.
Tucker, araştırmacı gazetecilerden Çin ve Elon Musk konularının üzerine gitmesini istedi. Gazeteciler ilk başta bu konuları “tık tuzağı” olarak görseler de, daha sonra alınan olumlu geri dönüşlerle heveslendi.2024 seçimlerine giden dönemde Tucker, Joe Biden‘ın zihinsel yeteneklerinde düşüş olduğu iddiasını içeren bir makale yayınlayarak tartışmanın kitlesel hale gelmesinde rol oynadı. Biden çekildi, Kamala Harris kaybetti, Trump başkan oldu. WSJ, muhafazakar görüşlü bir gazete olarak tanınmasına rağmen Trump’ı en sert eleştiren gazete haline geldi. Epstein haberi, bunun zirvesi oldu.
Trump’ın açtığı dava, bu fırtınanın daha yeni başladığını gösteriyor. Trump ve Murdoch, bu hafta WSJ’nin davanın düşmesi için başvurusu hakkında karar çıkana kadar Murdoch’un ifade vermemesi konusunda anlaştılar. Bu dava sürecinin nasıl ilerleyeceği, Tucker’ın yayın çizgisini ne sertlikte sürdürebileceği konusunda da belirleyici olabilir.
İsrailliler de ‘yaptığımız soykırımdır’ diyor
Gazze’de açlık derinleşirken, İsrail’de bölgenin tamamını işgal kararı alan Netanyahu yönetimine iki yıldır süren savaş için tepki giderek artıyor. İsrailli 1000 sanatçı açık mektup, üniversite rektörleri bildiri yayınladı, halk Gazze’de öldürülen çocukların fotoğraflarıyla eylem yapıyor
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Dor Eilon, geçen hafta düzenlenen bir savaş karşıtı protestoda ilk kez zayıflamış bir Gazzeli çocuğun fotoğrafının bulunduğu bir pankart taşıdı. 29 yaşındaki avukat, Tel Aviv’deki bir meydanda yaz sıcağında ellerinde fotoğraflarla sessizce duran düzinelerce İsrailliye katıldı. Wall Street Journal’a konuşan Eilon, artık Gazze halkının içinde bulunduğu kötü durumu vurgulamak için bir görev hissettiğini söylüyor.WSJ’ye göre son günlerde, önde gelen kamuoyunda tanınmış isimler de dahil olmak üzere daha fazla İsrailli, Gazze’deki savaşın sona ermesi çağrısında bulunurken, bölgedeki korkunç insani durumu kınayarak kamuoyundaki tartışmada bir dönüşüm yaşandı. İsrail ordusu, Mossad, ülkenin iç güvenlik ajansı Shin Bet ve polisin eski yöneticilerinin çoğu, pazar günü İsrail hükümetine Hamas’a karşı savaşı sona erdirme çağrısında bulundu. Bu hareketin 7 Ekim 2023’teki saldırılardan sonra haklı bir amaçla başladığını söylediler. Ancak şimdi bu amaç anlamsız hale geldi.
İsrail’de aylardır yapılan anketler, sağcılar da dahil olmak üzere İsraillilerin büyük çoğunluğunun rehineler karşılığında savaşın sona ermesini istediğini gösteriyor. Ancak bölgedeki vahim koşullar ve kötüleşen gıda krizi, ahlaki gerekçelerle muhalefeti daha fazla körüklüyor ve İsrail’i uluslararası alanda her zamankinden daha fazla izole ediyor.
İlk kez bu kadar büyük tepki
İsrail’de ilk kez gece haberlerinde, Gazze Şeridi’ndeki acılarını anlatan daha fazla Gazze sakini yer aldı. Savaşta ölen Gazzelilerin fotoğrafları, protestolar gibi bazı kamusal alanlarda artık daha görünür hale geldi. 1000’den fazla önde gelen İsrailli sanatçı, Gazze’de çocukların ve sivillerin öldürülmesine son verilmesi çağrısı yapan bir dilekçeye imza atarak büyük yankı uyandırdı. Ülkenin önde gelen üniversitelerinin rektörleri, İsrail yetkililerinden Gazze’ye yeterli gıda yardımı ulaştırılması için daha fazla çaba gösterilmesini talep etti. İsrail’in yaşayan en ünlü romancısı David Grossman ve Mossad’ın eski başkan yardımcısı, iki İsrail insan hakları örgütüyle birlikte bu savaşı ilk kez soykırım olarak nitelendirdi.Analistler, İsraillilerin savaşın ahlakını sorgulamaya yönelik artan istekliliğinin, neredeyse iki yıldır süren çatışmalardan sonra İsrail’in Hamas’ı yok etme ve rehineleri kurtarma hedefine ulaşıp ulaşamayacağına dair zor sorular soran İsraillilerin sayısının artmasıyla bağlantılı olduğunu söylüyor. Son günlerde 1.000’den fazla İsrailli sanatçı ve müzisyenin imzaladığı dilekçenin düzenlenmesine yardımcı olan İsrail Festivali direktörü Eyal Sher, “Olanlara bakıldığında, değerlerimizin ve şefkatimizin sesini duyurmamız gerekiyor” dedi. Bu kadar büyük bir kültür insanı grubunun savaşa karşı sesini ilk kez duyuruyor.
Sağcıların yüzde 6’sı rahatsız
Kudüs’teki İsrail Demokrasi Enstitüsü düşünce kuruluşunda anketör ve kıdemli araştırmacı olan Tamar Hermann’a göre, anketler de bu acıya duyulan endişenin çoğunlukla İsrail’in sol ve merkez kesimlerinde arttığını gösteriyor. Hermann’ın liderliğindeki enstitünün temmuz sonunda yaptığı yeni bir ankete göre, Yahudi İsraillilerin %79’u Gazze’deki Filistinlilerin açlık ve acı çektiğine dair haberlerden kişisel olarak rahatsız olmadığını belirtti.
Ancak sonuçların dağılımı, siyasi görüşlere göre belirgin farklılıklar ortaya koydu: Sol görüşlü Yahudi İsraillilerin %70’i ve merkez görüşlülerin %32’si Gazze’deki kıtlık ve acı çekme haberlerinden kişisel olarak rahatsız olduklarını belirtirken, sağ görüşlülerin sadece %6’sı bu görüşü paylaştı. Hermann, “İki kamp arasında çok büyük bir fark var. Sanki aynı kamuoyu değilmiş gibi. Bu insanlar tamamen farklı düşünüyor” diyor.
Kudüs’teki İbrani Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan Eran Halperin, “Gazze’de olup bitenleri gerçekten görmediğimiz bir aşamadan, kamuoyunda tartışıldığı bir aşamaya geçtik. İnsanlar, aynı fikirde olmasalar bile bu konuyu konuşuyorlar. Bu çok önemli bir değişiklik” dedi. Yakın zamana kadar, dünya çapında uluslararası medyada yaygın olarak yer alan Gazze’de öldürülenlerin görüntüleri veya acılarının haberleri İsrail’in büyük haber kanallarında neredeyse hiç yer almıyordu. Şimdi bu durum değişmeye başlıyor. Programında Gazze’deki açlığın dünya çapında nasıl haber yapıldığını anlatan İsrailli haber sunucusu Yonit Levi, İsrail’e yönelik olumsuz görüşlerin kamu diplomasisinin başarısızlığından değil, “ahlaki bir başarısızlıktan” kaynaklandığını söyleyerek birçok kişiyi şoke etti.
TV kanalları bile pes etti
Geçtiğimiz birkaç hafta içinde, protestocular İsrail’in en popüler haber kanalı olan ve Levi’nin çalıştığı Channel 12’nin stüdyosu önünde gösteriler düzenleyerek Gazze’deki acıları haber yapması çağrısında bulundu. Şimdi, daha ana akım gazeteciler Gazze’deki Filistinlileri haber yapıyor ve hatta İsrail’in eylemlerine karşı tavır alıyor.
Londra Üniversitesi City St. George’s’ta medya akademisyeni Ayala Panievsky, “Daha önce yapılan haberlere kıyasla bu bir deprem gibi, ancak sahada olanlara ve başka yerlerdeki haberlere bakıldığında çok küçük, minik bir hareket” dedi. Panievsky’nin araştırmasına göre, savaşın ilk altı ayında Channel 12’de yayınlanan 700’den fazla haber segmentinden sadece dördünde Gazze’deki sivil kayıplardan bahsedildi. Channel 12 yorum yapmayı reddetti.
‘Gazze’de insanlık suçuna ortak oluyoruz’
Gazze’deki gıda dağıtım merkezlerinde çalışan emekli Yeşil Bereli Amerikan askeri, kurulan yardım merkezlerinin ‘ölüm tuzağı’ olarak tasarlandığını, Gazzelilerin sadece 4 günde bir yemek yiyebildiğini anlattı ve durumu, ‘insanlık ve savaş suçu’ olarak tanımladı. ABD'yi ortak olmakla suçladı
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
İsrail’in Gazze’de yardım dağıtımlarını organize eden Birleşmiş Milletler ajansını bölgeden kovmasının ardından kurulan, ABD ve İsrail destekli Gazze İnsani Yardım Vakfı’nın (GHF) işlettiği askeri yardım dağıtım merkezlerinde 1.000’den fazla Filistinli öldürüldü. GHF bünyesinde çalışan eski yeşil bereli Amerikan askeri Anthony Aguilar Democracy Now’a verdiği demeçte, ABD’li paralı askerlerin ve İsrail güçlerinin yardım bekleyen aç Filistinlilere ayrım gözetmeksizin ateş açarak savaş suçları işlediğini gördüğünü söyledi:
“Gazze’de tanık olduğum şeyi, ancak distopik, kıyamet sonrası bir çorak arazi olarak tanımlayabilirim. Biz, Amerika Birleşik Devletleri, bu suçun ortağıyız. Gazze’de şu anda yaşanan zulüm ve soykırıma el ele vermiş bir şekilde dahiliz.”
İşte 25 yıl ABD ordusunda görev yapmış olan emekli askerin anlattıkları:
Açlık ya da kitlesel açlık olmadığını söyleyenlere yazıklar olsun. Yazıklar olsun. Bu insanlık dışı. Gazze’ye sadece fotoğraf çekmek için gitmedim. Dağıtımı izleyip “Evet, harika görünüyor” demek için gitmedim. Gazze’de dört dağıtım noktasında, yardımların dağıtım için yüklendiği Kerem Shalom’da ve dört noktaya giden konvoyları, lojistik operasyonları ve dağıtımı kontrol eden iki operasyon merkezinde günlerce kaldım. Gördüklerim, savaş suçu, insanlığa karşı suç, uluslararası hukuk ihlali olarak tanımlanabilir. Bu abartı değil. Bu basmakalıp sözler veya dramatik anlatım değil. Bu gerçek.
Bu bölgeler sadece ölüm tuzağı haline gelmekle kalmadı, ölüm tuzağı olarak tasarlandı. Dört dağıtım noktası da kasıtlı olarak, aktif bir savaş bölgesinin ortasına inşa edildi. Silahsız, açlık çeken bir nüfusa hizmet etmek için insani yardım dağıtım yerleri belirlemek ve bunları kasıtlı olarak aktif bir savaş bölgesinde inşa etmek, Cenevre Sözleşmesi protokollerinin ihlalidir. Bu, insani hukukun ihlalidir. Ve benim görüşüme göre, genel olarak insanlığa karşı bir ihlaldir.
Sivilleri hedef alıyoruz
Bu yerler, sadece inşa edildikleri yerler değil, çevresindeki dört yer ve içeri ve dışarı çıkan yollar, dikenli tel ile barikatlanmıştır - savaşta engel oluşturmak veya yolları kapatmak için kullandığımız dikenli tel veya akordeon tel değil. Dikenli tel. Cenevre Sözleşmeleri, sivillerin hizmet verdiği alanları (hastaneler, su noktaları, gıda dağıtım noktaları) kısıtlamak için jiletli telin kullanılmasını açıkça yasaklamaktadır. Ve biz bunu kullanıyoruz. Bu bir savaş suçudur.
Bölgedeki eylemler - güç kullanımının tırmanması, bunu düzenleyen standart operasyon prosedürlerinin olmaması, sahadaki silahlı müteahhitlere angajman kurallarının verilmemesi, silahsız sivillere karşı ölümcül ve ölümcül olmayan güç kullanımının ayrım gözetmeksizin kullanılması. Bunu açıkça belirtmek istiyorum. Dağıtım noktalarında Hamas’a karşı kendimizi savunmak için bulunmuyoruz. Silahsız, açlık çeken bir nüfusa karşı, ayrım gözetmeksizin güç kullanıyoruz, sivilleri hedef alıyoruz, uygun önlemlerin çok ötesine geçen güç kullanıyoruz.
Bize verilen ekipman, tam otomatik silahlar, ki bu kendi başına protokol ihlali değildir. Ancak bize M855 yeşil uçlu mühimmat verildi. Bu önemli, çünkü yeşil uçlu mühimmat, zırhı delmek için özel olarak tasarlanmış çelik kaplı bakır mermi. Öldürmek için tasarlanmıştır. Güçlendirilmiş nesneleri delip geçerek diğer tarafta bulunan kişileri öldürmek için tasarlanmıştır. UG Solutions’ın tüm müteahhitleri şu anda ülkede bu silahlarla donatıldı. Herkes standart olarak 210 adet M855 zırh delici askeri savaş mühimmatı taşıyor. Silahsız bir nüfusa karşı kendilerini savunmak, hayatlarını korumak için bile olsa, kim bunun gibi bir şeye ihtiyaç duyar ki? Bu uygun değildir. Bu eylem, başlı başına bir savaş suçu.
Sadece perşembe-pazartesi yemek
Bizim durumumuzu, yani şu anda ülkede bulunmamızı, UG Solutions sözleşmeli tüm Amerikalıların, ABD vatandaşlarının, Gazze’de tam otomatik silahlarla donanmış olarak, şu anda, bugün, 26 Mayıs’tan beri, turist olarak B2 giriş vizesi ile ülkede bulunmamızı, şöyle tanımlayabilirim. Ülkede turist olarak bulunuyoruz. Yani, bir aile üyesi Kudüs’ü ziyaret etmek için İsrail’e gitmek isterse, turist vizesi ile İsrail’e girer. Silahlı Amerikan vatandaşlarının şu anda Gazze’de bulunduğu yasal statü budur ve turist vizesi ile silahsız sivillere karşı düşmanca güç kullanma yetkisine sahipler. Bu, insani uluslararası hukukun ihlalidir, nokta.
Anlattıklarım sadece görüşler değil, gerçeklerdir. Bu yerler insanları tuzağa düşürmek, yemlemek, yardım etmek ve öldürmek için tasarlanmıştır. Dağıttığımız yiyecekler yetersizdir. Gazze’ye 92 milyon öğün yemek dağıtıldığını kutlayanlara yazıklar olsun. Yazıklar olsun. Hesap çok basit: 92 bölü 2.2 milyon insan, bölü 3, yani günde üç öğün. GHF’nin açıkladığı budur. 26 Mayıs’tan 29 Haziran’a kadar, 64 gün boyunca aralıksız yardım dağıtımı yaptık ve sadece 92 milyon öğün dağıtabildik. Bu, 14 günlük öğün demektir. Yani, 64 gün içinde, Gazze’deki tüm nüfusa 14 günlük yemek sağladık. Bu insanlık dışı. Bu, her dört günde bir yemek yediğinizi söylemek gibi bir şey - sadece perşembe ve pazartesi günleri yemek yiyorsunuz. Ve buna insani yardım mı diyorsunuz?
Katliamdan 11 yıl sonra Ezidiler hâlâ IŞİD’in esiri
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Tarih boyunca uğradıkları toplu kıyımlara bir numara veren Ezidiler, IŞİD’in 2014’te yaptığı katliamı “73. Ferman” olarak adlandırıyor. Bugün birçok ülke tarafından “soykırım” olarak tanınan katliamdan 11 yıl sonra hâlâ yüzlerce Ezidi kadın ve çocuk IŞİD’in elinde, kurtulanlar ise travmalarla boğuşuyor...
Bundan 11 yıl önce, 3 Ağustos 2014’te, IŞİD saldırıları sonucu Şengal Dağı’na kaçan Ezidiler birçoğumuzun hayatına dağdaki aç susuz görüntülerle girdiler. IŞİD’in Şengal’e saldırması sonucu yüz binlerce Ezidi evlerini, köylerini terk etmek zorunda kaldı. IŞİD girdiği köylerde çoğunlukla erkekleri katlederken, kadın ve çocukları ise esir olarak aldı. IŞİD’in elinde olan ve sayıları yaklaşık 4 bin olarak tahmin edilen kadınlar dünyanın çeşitli ülkelerine satıldılar. Birçoğunu artık bulmak mümkün değil. Çok az bir kısmı Ezidi cemaati ve sivil toplum örgütlerinin çabalarıyla kurtarılabildi. Çoğunluğu, katledilen ailelerinin ardından bilinmez bir geleceğe gittiler. IŞİD’lilere göre “değerli, para getirecek” kadınlar satılırken, 40 yaş üstü kadınlar ise temizlik veya yemek işinde kullanıldılar, bir kısmı ise canlı canlı gömüldü.
Yazılanlar anlatmaya yetmez
3 Ağustos 2014 sonrası uzunca bir süre Türkiye ve Irak’taki Ezidi kamplarında gönüllü olarak çalıştım. Musul yakınlarındaki köylerde, Laleş ve diğer birçok kampta Ezidi kadınlarla görüşme imkanım oldu. “73. Ferman” sırasında yaşananları, Ezidi kadınların tanıklıklarını ve bu muazzam felaketin boyutlarını 2015’te İletişim Yayınları’ndan çıkan “Ezidiler: 73. Ferman” isimli kitabımda dile getirmeye çalıştım. Ancak “73. Ferman”la ilgili ne yazılırsa yazılsın yaşananları anlatmaya yetmeyeceğini düşünüyorum.IŞİD saldırıları döneminde on binlerce Ezidi sınırı geçerek Türkiye’ye geldi. Bu Ezidiler için bölgedeki belediyeler Silopi’den, Şırnak’a, Diyarbakır’a, Batman’a, Siirt’e kadar birçok kentte kamplar kurdu. 2015 sonuna dek Ezidi kamplarında gönüllü çalıştım. 2015’ten sonra kamplar yavaş yavaş kapatıldı. Türkiye devleti ve PKK arasında biten barış süreci sonrası, 2015 sonbaharından itibaren bölgede başlayan çatışmalar, Ezidilerin Türkiye’de kendilerini güvensizlik içinde hissetmelerine neden oldu ve hem Irak’a geri dönüşlerini hem de Avrupa’ya göçlerini hızlandırdı.
13 Kasım 2015’te Kürt güçleri Şengal merkezini IŞİD çetelerinden geri aldılar. Şengal şehir merkezi tamamen yıkılmıştı. IŞİD’ciler evleri yağmalamıştı. Şengal şehri talan edilmişti. Hiçbir yaşam emaresi kalmamıştı.
"İşe yaramaz" diye öldürüldüler
Şengal IŞİD’den temizlendikten sonra, IŞİD’in yaptığı katliamların boyutu da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. İlk bulunan toplu mezarda 40 yaş üstü kadınlar vardı. IŞİD işine yaramayacağını, satışından gelir elde edemeyeceğini düşündüğü kadınları toplu mezara gömmüştü. Sadece ilk birkaç ay içinde 30’a yakın toplu mezar tespit edildi. Resmi istatistiklere göre Şengal’de şu ana kadar IŞİD döneminden kalma, bilinen 93 toplu mezar keşfedildi, 55'i kazıldı, 38'i ise henüz açılmadı. 700 kurbana ait kemikler çıkarıldı.IŞİD Şengal’den çıkarken bölgeyi tamamen yakıp yıkarak çıktı. Uluslararası Af Örgütü’nün (UAÖ) “Ölü Topraklar: İslam Devleti Irak’taki Tarım Arazilerine Kasten Zarar Verdi” başlıklı raporu, IŞİD’in bu pek bilinmeyen savaş suçlarına işaret ediyor. Rapor, IŞİD’in Ezidilerin yurdu Şengal’de bağları yaktığını, besi hayvanlarıyla tarım makinelerini yağmaladığını ve tarım alanlarına mayın döşediğini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor. Ezidilerin Şengal’e geri dönmesi için tarımsal koşullar çok önemli. Ancak IŞİD uzun vadeli bir tarımsal tahribat yarattı. Ezidiler susuz kalsın diye Şengal’den çıkarken su kuyularını bile yok etti.
20 ülke Ezidi soykırımını tanıdı
Uluslararası toplum 2016’dan itibaren Ezidi soykırımını tanımaya başladı. İlk olarak Avrupa Parlamentosu Şubat 2016’da IŞİD’in Ezidilere saldırılarını soykırım olarak tanıdı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi de Haziran 2016’da yayınladığı raporda IŞİD’in Ezidiler ve diğer azınlıklara karşı “soykırım suçu” işlediğini ifade ederek 2014’teki IŞİD saldırısını soykırım olarak kabul ve ilan etti. Bugün ABD, İrlanda, Kanada, Lüksemburg, Hollanda, Belçika, Almanya, İsviçre, Ermenistan, İngiltere ve Portekiz’in de aralarında olduğu 20’ye yakın ülke Ezidi soykırımını tanımış durumda. Türkiye ise Ezidilerin yaşadıklarını soykırım olarak tanımıyor.
IŞİD 2015’ten 2019’a kadar peyderpey Irak ve Suriye’den çıkarıldıktan sonra toplu mezarların Şengal ile sınırlı olmadığı görüldü. BM, Musul civarında da görülen toplu mezarlardan yaklaşık 200 tane olduğunu tahmin ediyor.
Ezidilerin bir kısmı Şengal’e ve köylerine geri döndüler. IŞİD’in işgalinden önce 550 bin Ezidi’nin yaşadığı bölgede, bugün 150 bin civarında Ezidi yaşıyor. Yüz binlerce Ezidi halen kendi toprağından, evinden, yurdundan uzakta, kamplarda zor şartlarda hayatlarını sürdürüyor. Irak Ezidileri Kurtarma Ofisi’nin Ağustos 2024’te paylaştığı son verilere göre, IŞİD Şengal ve çevresinde 6 bin 417 Ezidi Kürt’ü kaçırdı. Kaçırılanların 3 bin 562’si kurtarıldı. Yaklaşık 2 bin 600 kişi ise halen kayıp.
IŞİD saldırıları sonucu Türkiye’ye gelen Ezidilerin hemen hepsi geri döndüler ya da Avrupa’ya gittiler. Bazıları Batman, Midyat ve Urfa’nın birkaç köyünde kaldılar. Farklı kaynaklar farklı rakamlar belirtilse de sayıları birkaç bini aşmıyor.
Uluslararası Af Örgütü, Ezidi soykırımının 10. yılında yeni bir rapor daha yayımladı. Bu rapora göre, yüzlerce kayıp Ezidi Suriye'nin kuzeyinde IŞİD üyeleri için kurulan tutuklu kamplarında bulunuyor. Af Örgütü, Ezidi aktivistlerden aldığı bilgilere atfen “yüzlerce Ezidi kadın ve çocuğun IŞİD teröristleri ve aileleri için kurulan El Hol kampında kendilerini kaçıran, köleleştiren ve istismar edenlerle birlikte yaşadığına” dikkat çekiyor. IŞİD tarafından kaçırılan ve sayısı tam olarak bilinmeyen Ezidi erkek çocuk ve gençlerin ise yine Suriye'deki 27 cezaevinde tutulduğu belirtiliyor.
Özetle, üzerinden 11 yıl geçse de “73. Ferman”ın ağırlığı Ezidilerin yaşamında her anlamda devam ediyor.Tüm bu süreçte oldukça ihmal edilen bir diğer konu da Ezidi çocukların durumu. IŞİD’lilerin uyguladığı cinsel şiddet sonucu doğan çocukları annelerinden zorla ayırdılar. UAÖ’nün 2020’de hazırladığı “Terörün Mirası: IŞİD Şiddetinden Hayatta Kalan Ezidi Çocukların Durumu” başlıklı rapor bu çocukların durumuna dikkat çekiyor. IŞİD tarafından kaçırılan, işkenceye maruz kalan, savaşmaya zorlanan, tecavüze uğrayan ve daha sonrasında ailelerine geri dönen 1992 çocuk için hayat oldukça zor. Bu çocukların çoğu kalıcı yaralar, hastalıklar veya fiziksel sakatlıklarla geri döndüler. Travma sonrası stres bozukluğu, kaygı ve depresyon, bu çocukların en sık yaşadığı ruhsal sağlık sorunları arasında.
Erkeklerin travması ayrı kızların ayrı
IŞİD tarafından kullanılan eski çocuk askerler ile cinsel şiddete maruz kalan kız çocuklar her ne kadar bugün ailelerinin yanında olsalar da geçmişin yaralarını sarmak kolay değil. IŞİD’in esir aldığı binlerce Ezidi erkek çocuk yıllarca aç bırakıldı, işkenceye uğradı ve savaşmaya zorlandı. Şimdi geri dönen bu çocuklar sosyal yaşamdan soyutlanmış durumdalar. Bu çocukların çoğu psikososyal ya da mali herhangi bir destek almıyorlar.
Ezidi kızların ise çoğu tecavüze uğradı, cinsel köleliğe maruz kaldılar, kimisi çocuk anne oldu. Bu tecavüz ve cinsel şiddetin sonucu yüzlerce çocuk doğdu ve bu Ezidi kız çocuklar toplumlarına geri kabul edilmek için çoğu zaman bebeklerini bırakmak zorunda kaldılar.
IŞİD’in elinde hala binlerce kadın ve çocuk var. Kurtarılanlar da IŞİD terörünün korkunç mirasını taşımaktalar. Ve yalnızlar, yapayalnızlar. Yaralarını sarmak için gerekli desteklerden mahrumlar.Bu hafta 73. Ferman’ın 11. yıldönümü. Şengal’den, Baadre’ye, Şeyhan’a, Laleş’e Ezidiler uzun beyaz elbiseleriyle yürüyecekler. Melekler Mabedi’nde dileklerini dileyip Kutsal Dilek Taşı’na kırmızı mendili atacaklar. Bu yıl bir kez daha Tanrı’dan IŞİD’in elindeki kadın ve çocuklarının kurtarılmasını dileyecekler.
Üniversiteler Trump’a teslim mi oluyor?
Columbia Üniversitesi’nin önde gelen profesörlerinden Rashid Khalidi artık burada ders vermeyeceğini açıkladı. Bu kararın arkasında akademiye savaş açan Trump’la Columbia’nın vardığı anlaşma yatıyor ama aslında konu çok daha derin
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
New York’taki Columbia Üniversitesi Modern Orta Doğu Tarihi Profesörü Rashid Khalidi, 1 Ağustos’ta Guardian’da yazdığı bir yazı ile artık üniversitede ders vermeyeceğini duyurdu. Geçen yıllarda emekli olmuştu ancak ders vermeye devam ediyordu. Kudüs’ün meşhur Halidi ailesinden gelen Rashid Khalidi, aynı zamanda Columbia’da büyük edebiyat tarihçisi ve düşünür Edward Said adına kurulan kürsünün uzun yıllar sahibiydi.
Emekli olmasına rağmen Khalidi’nin dersi, Columbia’da yüzlerce öğrencinin ilgisini çekmeye devam ediyordu. Özellikle 2024 yılında, üniversite kampüsünde İsrail’in Gazze saldırısını protesto eden gösteriler yükselirken, Khalidi’nin İsrail saldırılarına dair yazdıkları ve konuştukları, derse olan ilgiyi daha da artırmıştı.
İsrail protestoları gerilimi büyüttü
Khalidi’nin artık ders vermeyeceğini açıklamasının arkasında, Columbia Üniversitesi’nin Trump yönetimiyle vardığı tartışmalı bir anlaşma yatıyor.
Hatırlanacağı üzere Trump iktidarı ABD’deki büyük araştırma üniversitelerine karşı ideolojik bir savaşa girmişti ve Columbia özel bir hedef haline gelmişti. Aradaki gerilimin farklı nedenleri vardı şüphesiz. 2024 yılında üniversite, İsrail karşıtı protestoların adeta merkezine dönüşmüştü.
Aynı zamanda 20’nci yüzyılda New York’un sol Yahudi entelektüel çevrelerinin bir merkezi olan Columbia; Charles Beard, Theodor Adorno, Richard Hofstadter, Franz Boas, Edward Said ve Gayatri Spivak gibi sol ya da sol-liberal düşünürlerle anılan bir üniversiteydi. Ama daha önemlisi belki de 1968’den bu yana Columbia’nın öğrenci hareketlerinin de en aktif kampüslerinden biri olarak öne çıkmasıydı. Öğrenci hareketlerinden hiç hazzetmeyen New York’lu Donald Trump’ın da öteden beri biraz da abartarak radikalizmin merkezi olarak gördüğü bu üniversiteden de pek hoşlanmadığı biliniyordu.
Antisemitizm suçlaması ve fonların kesilmesi
Son aylarda Columbia, Trump yönetiminin baskısıyla büyük bir kriz yaşadı. Üniversitenin federal hükümetten aldığı yaklaşık 1.3 milyar dolarlık fon kampüsteki antisemitik akımlara karşı yeterli önlem almadığı gerekçesiyle durduruldu. Aslında herkes Trump iktidarının antisemitizm meselesini, sağ ve muhafazakar düşüncenin marjinalleştiği bu güçlü üniversitelere başlatacağı taarruz için bir bahane olarak kullandığını biliyordu.
Trump’çılar ve genel olarak özellikle Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadı, üniversitelerde liberal ve sol görüşün neredeyse norm haline geldiğini öne sürerken aynı zamanda göçmen, ırksal çeşitlilik ve LGBTİ karşıtı gündemi üniversitelere bir şekilde taşımak istemekteydiler. Bir yönüyle İsrail-Filistin meselesi, üniversitedeki liberal koalisyonu bölmek için oldukça elverişli bir araçtı.
Bu gelişmenin ardından üniversite yönetiminde değişiklik yaşandı. Mısır asıllı bir ekonomi profesörü olan Minouche Shafik, rektörlük görevinden ayrıldı (Gerçi Shafik göstericileri korumak için pek de bir çaba göstermemişti). Protestoların önde gelen isimlerinden biri olan öğrenci aktivist Mahmoud Halil ise, yeşil kart sahibi olmasına rağmen Göçmenlik ve Gümrük Polisi (ICE) tarafından gözaltına alındı ve aylarca bir kampta tutuldu.
Çoğulculuk tartışması ve kayyum gündemi
Bu süreçte Trump yönetimi Columbia Üniversitesi’ni hem antisemitik eğilimlerin merkezi olmakla suçladı hem de Anayasa Mahkemesi tarafından yakın zamanda iptal edilen, tarihsel olarak mağdur edilmiş ırklara -özellikle siyahlar ve Latinlere- yönelik pozitif ayrımcılık uygulamasının üniversite bünyesinde hâlâ sürdüğü iddialarını gündeme getirdi. Bu çerçevede, üniversitenin çoğulculuğu teşvik eden mekanizmalarının gözden geçirilmesi, gerekli görülürse Orta Doğu ve Güney Asya Çalışmaları bölümüne bir tür kayyum atanması gibi önlemler de tartışıldı.
Anlaşma: Bağımsız denetim ve gözlemci
Kriz sonunda Columbia ile Trump yönetimi bir anlaşmaya vardı. Bu anlaşmaya göre Columbia federal hükümete 200 milyon doların üzerinde bir tür tazminat ödeyecekti. Ancak daha çarpıcı gelişme, üniversitenin akademik programlarını, öğrencilerin kabul edilme mekanizmasını ve öğretim üyelerinin işe alım ve terfilerini denetleyecek “bağımsız bir gözlemciyi” kabul etmesi oldu. İsrail ile sıcak ilişkileri olan eski savcı Bart M. Schwartz, üniversiteyi denetleyecek kişi olarak üniversite ve federal hükümetin ortak kararı ile atandı.
Anlaşmaya göre üniversite, kabul edilen ve reddedilen öğrencilerin ırki kökenlerini, not ortalamaları ve sınav puanlarını ayrıntılı şekilde bu denetçiye bildirmek zorunda. Ayrıca öğretim üyeleri ve idari personelin işe alım ve terfi süreçlerine dair tüm veriler her yıl bu gözlemciye iletilecek ve kapsamlı bir denetime tabi tutulacak.
Rashid Khalidi ayrıca üniversitenin, Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın (IHRA) antisemitizm tanımını benimsemesinin eleştirel düşünceyi imkansız hale getirdiğini belirtiyor. Bu tanım kasıtlı ve yanıltıcı bir şekilde Yahudiliği İsrail devletiyle özdeşleştiriyor; böylece İsrail’e yönelik her türlü eleştiri antisemitizmle eş tutuluyor. Tanımın ortak yazarlarından Profesör Kenneth Stern bile bu kullanımın ifade özgürlüğü üzerinde soğutucu bir etki yarattığını söyleyerek mevcut uygulamalara karşı çıkmış durumda. Ancak Columbia yönetimi bu tartışmalı tanımı disiplin süreçlerinde rehber olarak kullanacağını ilan etti.
“Böyle bir kurumda ders veremem”
Bu yeni yapı Columbia’nın Trump idaresine teslim olması, akademik özgürlüğü siyasi idareye teslim etmesi mi demek? Tabii ki bu soruya evet demek gerekli! Ama bazılarına göre bağımsız gözlemci doğrudan Trump yönetimi tarafından denetlenmekten daha iyidir.
Rashid Khalidi ise bu işin aynı zamanda üniversite mütevelli heyetinde, öğretim üyeleri arasında ve bazı öğrenciler arasında İsrail yanlısı bir grubun Trump idaresi ile açık ya da kapalı işbirliği içinde kotarıldığını söylüyor. Khalidi aynı zamanda antisemitizm ile Siyonizm ve İsrail eleştirisinin bilinçli olarak birbirine karıştırıldığını, artık böyle bir kurumda ders vermenin bir anlamı kalmadığını, ABD yükseköğretim sisteminin sermaye gruplarının ve siyasal iktidarın kontrolüne çoktan girdiğini vurguluyor. Khalidi derslerine New York’ta bağımsız bir kurumda, kamusal bir nitelikte devam edeceğini ifade ediyor.Gerçekten de Columbia vakasının arkasında sadece Trump iktidarının agresyonu değil, ABD’deki yükseköğretim kurumlarının uzun süredir yaşadığı bir olgu saklı.
Bu olay, Amerika’daki üniversitelerin federal hükümete olan yapısal bağımlılığını da tekrar gündeme getirdi. 1960’lardan bu yana ama özellikle son 30 yılda Stanford, Princeton, Harvard, Brown, Columbia gibi büyük araştırma üniversiteleri, federal fonlara giderek daha fazla bağımlı hale geldiler. Özellikle teknoloji (güvenlik teknolojisi dahil) ve tıp alanında sağlanan muazzam federal kaynaklar, bu üniversiteleri hem çok zenginleştirdi hem de Avrupa’nın köklü üniversitelerini geride bırakacak şekilde küresel lider konumuna taşıdı.
ABD üniversitelerinin mali ve akademik özerkliği ülkenin kuruluşundan beri neredeyse kurucu bir prensipti. Bu prensip anti-komünizmin ortalığı kasıp kavurduğu 1950’li yıllarda zedelendi. ABD üniversitelerindeki komünist akımlarla mücadele etme iddiasındaki McCarthy döneminin boğucu atmosferinin ardından, 1960’lardan sonra federal hükümet ile üniversiteler arasında kurulan bir işbirliği sonucu, federal hükümetler -Demokrat ya da Cumhuriyetçi- üniversitelerin destekçisi oldu ve onların özerk yapılarını tanıdı.
Federal fonlar özel bağışları da artırdı. Çünkü üniversiteler bu bağışlardan yalnızca yüzde 1 gibi çok düşük bir vergi ödüyor. Bu sistem sayesinde Harvard 50 milyar dolar, Stanford, Yale ve Princeton yaklaşık 40’ar milyar dolar, Columbia 15 milyar dolar, Brown ise 7.5 milyar dolar değerinde vakıf fonuna ulaştı. Bu fonlar genellikle araştırma, öğretim ve burslara ayrılıyor. Bu fonların dışındaki diğer gelirler de düşünüldüğünde, bu üniversiteler olağanüstü mali varlıklara sahip hale geldiler.
Akademik liderliğin sonu mu geliyor?
Sonuç olarak, ABD’nin bu büyük üniversiteleri bugün sadece bilim ve eğitim alanında değil, mali ve politik güç açısından da dev kurumlara dönüşmüş durumda. Devlet üniversiteleri ve daha küçük yükseköğretim kurumlarıyla aralarındaki uçurum da her geçen yıl büyüyor.
Tam bu noktada ABD’nin dev araştırma üniversiteleri Trump’ın taarruzuna uğramış durumda. Trump üniversiteler ve federal devlet arasındaki centilmenlik anlaşmasını bozmakla kalmadı, her üniversiteyle -adeta başka ülkelerle yaptığı gümrük anlaşmaları gibi- özel anlaşmalar yaparak üniversitelerin muhalif merkezler olmasını engellemeye, hatta mümkünse bu yapıların kökten dönüşmesini sağlamaya çalışıyor. Aynı zamanda vakıf varlıkları için yüzde 1’lik vergiyi yüzde 8’e çekerek (ilk teklif yüzde 21’di) üniversitelerin mali programlarını bir anda altüst etti.
Şu anda ABD akademisi topyekun Trump’a teslim olmuş değil. Her üniversite farklı çareler arıyor. Kimisi Harvard gibi Trump iktidarı ile mahkemede çarpışmak niyetinde (gerçi Harvard bu safhaya gelmeden önce Trump’ın isteklerine boyun eğen birçok adımı zaten atmıştı). Kimisi farklı şekillerde lobiler yapmaya çalışıyor. Kimisi devletle bağlarını uzun vadede azaltmanın yollarını arıyor.
Ama orta vadede ABD’nin yüksek öğretim yapısında köklü değişimler olacağı kesin. Belki de ABD’nin 1960’lardan sonra oluşan dünyadaki akademik liderliği sona eriyor.
Meloni’nin çılgın projesi: Sicilya’yı anakaraya bağlamak istiyor
Berlusconi'nin de hayali olan Messina Boğazı’na köprü projesi yeniden gündemde. Köprünün muhtemel maliyeti 13.5 milyar euro
A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült
Geçen çarşamba günü Giorgia Meloni hükümeti Sicilya’yı İtalya anakarasına bağlayacak 13.5 milyar euro’luk köprü inşaatını onayladı.
Messina Boğazı’na yapılacak 3.3 km’lik asma köprüyle İtalya’nın en yoksul bölgelerinden birinde ekonomik kalkınma hedefleniyor. Hükümet projeyi bir yandan da NATO’ya verilen askeri harcamaları artırma sözünü yerine getirmenin bir yolu olarak görüyor.
Tüm NATO müttefikleri gibi İtalya da yıllık savunma harcamasını on sene içinde ülke GSYİH’in yüzde 5’ine çıkarma sözü vermişti. Stratejik altyapıya harcanacak tutarın da GSYİH’in en az yüzde 1.5’i kadar olması gerekiyor. Meloni hükümeti köprünün maliyetini bu hesaba dahil etmek istediği için projenin stratejik değerine vurgu yapıyor.
İtalyan yetkililer nisan ayında yayınlanan raporda “Güney İtalya’da önemli NATO üslerinin bulunduğu düşünülünce Messina Boğazı köprüsü askeri manevralar için temel altyapılardan biri olacaktır” değerlendirmesinde bulundu. Planlanan karayolu ve demiryolu köprülerinin “İtalya ve NATO ordularının savunma ve güvenlik amaçlı manevralarını kolaylaştırmakta kilit rol oynayacağı” ifade edildi.
Askeri gerekçesi ne?
Ancak Roma’daki Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden savunma programı direktörü Alessandro Marrone’ye göre hükümetin iddiaları askeri varlık “kavramının sınırlarını zorluyor”. NATO’nun önceliği, Rusya’nın ittifakın doğu kanadına saldırması durumunda, Batı Avrupa’da konuşlanmış birlikleri hızla doğuya sevk edebilmek.
Homeros’un Odysseia destanıyla ölümsüzleşen Messina Boğazı’na köprü yapma girişimlerinin tarihi antik çağlara kadar uzanıyor. Romalı tarihçi Yaşlı Plinius’a göre MÖ 252’de bir konsül “birbirine bağlanmış varillerden” yapılma sallarla 100 savaş filini Sicilya’dan İtalya’ya taşımayı başarmıştı.
Sicilya’yı anakaraya bağlama hayali 19. yüzyılda İtalya’nın birleşmesiyle yeniden canlandı. 1970’e gelindiğinde projeye öncelik verilmesinin sebebi yoksul bölgeyi kalkındırma gayretiydi. Ancak girişimler İtalya’nın kırılgan kamu maliyesi ve yapısal bütünlük konusundaki süregelen şüpheler nedeniyle defalarca başarısız oldu.
Messina sakinleriyse projeyi durdurmak için yıllardır mücadele ediyor. Proje kapsamında tren istasyonunun taşınması ve bazı mahallelerin yıkılması gibi büyük değişiklikleri istemiyorlar. Hükümet inşaat ve kamulaştırma çalışmalarını eylül veya ekim ayda başlatmayı planlıyor. 2005 yılında dönemin başbakanı Silvio Berlusconi köprü için 3.9 milyar euro’luk ilk sözleşmeyi imzalasa da birkaç ay sonra hükümet düşünce planlar rafa kalkmıştı.


Yorumlar